09
Apr
07

Ayın Yarılması (Şakkul Kamer) diye bir mucize var mıdır ?

Bu yazı Kuran İslamı sitesinden alıntıdır.

İktibas Dergisi, Mehmed Durmuş, Sayı: 160.

Giriş

Bu yazı daha önce ÎKTÎBAS’ın Ağustos-1991 sayısında yayınlanan Göğün yarılması ile ilgili yazımızın devamı niteliğindedir. Bu yazılarla amaçladığımız iki temel hedef vardır, îlki, Kur’an’ın bu tür ayetlerim vüsatimiz oranında irdeleyerek, Kur’an’ın kendi özüne uygun şekilde anlaşılmasına katkıda bulunmak; ikincisi de Hz. Peygamber’e isnad edilen bir mucize de olsa, tarihi olayların gerçekliğini sorgulamaktır.

Eldeki mushafta 54., Hz. Osman Mushafında ise 37. sırada olan 55 ayetlik Mekkî Kamer suresinin ilk ayetinde “…inşakkal kamer” (ay yarıldı) şeklinde bir ifade bulunduğu için, bu, Hz. Peygamber zamanında ayın bir mucize olarak ikiye yarıldığı ve sonra yeniden birleştiği, bir takım ulema ve ravilerce anlatılagelmiş, buna ayın yarılması (şakkul kamer) mucizcsi denmiştir. Sahih bir islam tarihi yazımına olan ihtiyaç bu tür rivayetleri okudukça bir kez daha kendisini hissettiriyor.

Bu yazıda, Kamer suresinin bu ayetinin gerçek anlamının ne olduğunu ve olabileceğim izaha çalışaca­ğız. Ay yarılması denen sözde mucizenin gerçek olup olmadığı hakkında akla takılan sorulara yer vereceğiz.

OLAY NASIL OLDU

Hz. Peygamber zamanında hicretten beş sene evvel Mekke’de bir akşam vakti dolunay halindeki ayın ikiye bölündüğü rivayeti Buhari, Müslim, Tirmizi, Ahmed b. Hanbcl, Ebu Davud, Beyhaki ve daha bir çok kaynak tarafından nakledilmiştir. Olayın sahabe arasındaki ravileri ise Enes b. Malik, Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Ömer, Cübeyr b. Mut’im, Ab­dullah b. Abbas ve Hz. Ali’dir.

Tefsir kitaplarına baktığınızda Hadis kitaplarından esinlenerek -aslında buna, hadis kitaplarının manyetik etkisi altında kalarak desek daha doğru olur-ilgili ayetin aynı şekilde, ayın gerçek anlamda yarıldığına delalet ediyor tarzında yorumlandığını görürsü­nüz.

Tüm bu klasik eserlerde ortak olan bir tarafı varsa o da “gerçekten ayın ikiye bölündüğünün” anlatılması­dır. Tüm diğer hadis kitaplarındaki rivayetlerin de özeti mahiyetindc olduğu için biz Buhari’nin konuyla ilgili olarak Kitabı’na aldığı rivayetleri ele aldık, bera­ber okuyalım:

1 - “Müsedded …İbni Mesud’tan: Dedi ki (İbni Mes’ud), Rasulullah zamanında ay iki parçaya ayrıldı. Bir parça dağın üst tarafında, bir kısmı da diğer tarafında idi. Rasulullah ‘şahid olunuz’ dedi.”

2 - “Ali (îbni Abdillah) …Abdullah’dan (İbni Mcs’ud olmalı): Biz Rasulullahla beraberdik, ay yarıl­dı ve iki parça oldu. Bize ‘şahid olun’ buyurdu.”

3 - “Yahya b. Bükeyr …İbni Abbas’dan: Ay Rasu­lullah zamanında yarıldı.”

4 - “Abdullah b. Muhammcd …Enes’den: Ay iki fırkaya ayrıldı.”(l)

Buharinin hadislerinin hepsi bu kadar.

Olayın hicretten beş sene önce gerçekleştiği, yu­karıda Abdullah b. Muhammed’in Enes’den yaptığı rivayete göre, müşriklerin Hz. Peygamber’den mucize istedikleri, bunun üzcrine gerçekleştiği, diğer rivayet­lerde ise böyle bir talebin bulunmadığı anlaşılıyor. Yine bazı rivayetlerde olayın Mina’da gerçekleştiği, ayrıca Müslim’in İbni Mes’ud’dan ve Ahmed’in Enes’den yaptığı rivayetlere göre de iki defa bölünme olayının olduğu bildirilmektedir.

Yine bu rivayetlere bakılırsa, ay yarıldığında müşrikler, “bu İbni Ebi Kebşe’nin (Peygamberimiz kastediliyor) büyüsüdür” demişler. Sonra, Muhammed bizi büyülese dahi tüm insanları büyüleyemez ya, dışa­rıdan gelenleri bekleyelim ve bir de onlara soralım de­mişler, seferden gelenler olayı doğrulamışlar. (3)

İbni Kesir de ayın yarılmasının şimşek çakar gibi çok ani bir süratte olduğu ve hemen geri kapandığı gö­rüşündedir.

OLAYIN KRİTİĞİ

1 - Kur’anî Bakış

Kamer süresi de diğer Mekkî sureler gibi ahiret hayatına dikkatleri çeken, ahirete imanın önemini vur­gulayan bir suredir. Allahu Teala kıyametin yaklaştığını ihbardan sonra, Kur’an’ın bir öğüt kitabı olduğunu vurguluyor. Sonra Nuh, Ad, Semüd, Lut, Firavun kavimlerinin başlarına gelen olaylar, onlara yapılan çağrıya rağmen öğüt dinlemeyip azgınlıklarına devam et­meleri ve sonuçta uğradıkları azaplar anlatılmakta ve nihayet Mekke müşriklerine söz getirilerek şöyle de­nilmektedir:

“Şimdi sizin kafirleriniz onlardan daha mı iyidirler? Yoksa kitaplarda sizin için bir beraat mi vardır? Yoksa ‘biz birbirimize yardım eden bir topluluğuz’ mu diyorlar?” (5)

İşle surenin genel karakteristiği budur. Şimdi de konumuz olan, surenin ilk ayetlerini okuyalım:

“Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. Onlar ne zaman bir mucize (ayet) görseler ‘eskiden beri devam edegelen bir büyüdür’ derler. Yalanladılar ve kendi heveslerine uydular. Halbuki her işin bir gayesi (durma yeri) vardır. Andolsun onlara kötülükten önleyecek nice haberler gelmiştir. Bunlar, gayesine ulaşan birer hikmettir. Fakat peygamberlerin uyarıları fayda vermiyor. Çağıranın görülmemiş, tanınmamış bir şeye çağır­dığı gün sen de onlardan yüz çcvir.” (Kamer- 1-6. ay­etler)

Görüldüğü üzere surenin bu ilk ayellerindc, insanlara kıyametin yaklaştığı, bir gün hesaplaşma anı­nın geleceği hatırlatılmaktadır. Sure, ilk olarak “kıya­met yaklaştı ve ay yarıldı” sözüyle başlıyor. Burada ilk olarak, kıyametin yaklaştığının ihtar edildiği kesin­dir, bunda şüphe yoktur. Fakat ayetin ikinci kısmı, yani “ay yarıldı” (inşakkal kamer) ifadesine gelince işte olayın yanlış anlaşılması buradan itibaren başlıy­or. Lakin bu meseleyi Kur’an’a bütüncül bir şekilde baklığımızda anlamakta hiç bir güçlük çekmeyiz.

Kuran’da “yarıldı” ve benzerî ifadeler:

Kamer surcsinin bu ilk ayeti, yani “ay yarıldı” ifadesi esasen Kur’an’daki benzerlerinden birisidir. Bil­hassa kıyamet sahnelerim tasvir eden, ahiret ahvalin­den bahseden surelerde ve ayetlerde, bu şekilde “gök yarıldı” “yer yarıldı” gibi deyimler kullanılmıştır. Biz şimdi bu ayetlerden bazılarını okuyucunun dikkatine sunacağız:

l- “O gün gökyüzü beyaz bulutlar halinde yarılıp melekler bölük bölük indirilirler.”(6)

2 - “Gök yarılıp da erimiş yar gibi kıpkırmızı bir gül olduğu zaman”(7)

3 - “Gök de yarılmış, çatlamıştır.” ( 8)

4 - “Gök yarıldığı zaman“(9)

Bu ayetlerin hepsinde de “yarılma” olarak tercü­me edilen fiiller ş-a-k-k-a fiilinin türevleridir ve hepsi de mazî sîgasıyla kullanılmıştır. Yani hepsi de gele­cekte, kıyametin kopması anında vuku bulacak hadise­leri bildirmesinc rağmen, hep mazi (geçmiş) sigasıyla anlatılmıştır. Ama bu ayetler nasıl “yarılacak”, (”o gün) yarılır” gibi tercüme ediliyorsa, Kamer suresinin ilk ayetinin de bu şekilde tercüme edilmesi olanaksız değildir ve tercüme edilmese de biz o anlama geldiğini bilmeliyiz.

5- “Bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer varılacak, dağlar yıkılıp dağılacaktır. (10)

Bu ayet, hristiyanların “Rahman çocuk edindi” diye iftira etmeleri üzerine inmiştir.

6 - “Sonra toprağı bir yarışla yardık.“(l1)

7 - “O gün yer yarılır, onlar kabirlerinden dışarı çıkarlar…(12)

8- “…öylesi (taşlar)da var ki çatlar da onlardan su fışkırır.”

Yukarıda dediğimiz gibi, bizzat ‘ş-a-k-k-atürev­li fiillerin kullanıldığı bu ayetlerin dışında), anlam ola­rak yine aynı, yani “yarılma” olayından bahseden, değişik kelime ve fiiller Kur’an’ın Mekki ayctlerinde kullanılmaktadır. Bunlardan birisi Müzemmmil suresi­nin (ki ilk inen surelerdendir) 18. ayetinde geçen “münfetir” kelimesidir: “Gök kubbe yarıldığı zaman” Bir diğeri ise Nebe suresinin 19. ayetindeki “fütiha” kelimesidir: “O gün gök yüzü açılır…”

Daha bu ayetlerin dışında, Mekke’de nazil olup, kıyametin kopuşu ve ahiret ahvalini tasvir eden sure­lerde böyle, alışılmışın dışında olayların cereyan ede­ceği çok sık bir şekilde vurgulanmaktadır.

“Yer yarıldığı (zaman) (13);

“Güneş katlanıp durüldügünde, yıldızlar kararıp döküldüğünde, dağlar sallanıp yürütüldüğündc… denizler kaynatıldığında…”(14) gibi ay­etler sözünü ettiğimiz tasvir ayetlerinden sadece bir kaçıdır.

Şimdi Kamer suresinin ilgili ayetini bu ayetlerden ayırmaya imkan var mıdır? “Ay yarıldı” ayetinin, bu yukarıdan beri sıraladığımız ayetlerden hiç bir farkı yoktur anlam itibariyle. Yani o da kıyametin -tıpkı se­manın yarılmasından bahsedildiği gibi, dağların atılmasından denizlerin kaynatılmasından ilh. söz edildiği gibi- ayın da yarılacağı bildiriliyor…

Kur’an’ın anlattığına göre kıyamet denen olayın normalin ötesinde bir hadise olacağı anlaşılıyor. Ama insanoğlunun tecrübe edemediği ve mahiyeti hakkında şimdilik fazla bir bilgi sahibi olmadığı bu sahnenin bir parçası olan ay yarılmasının da nasıl vuku bulacağı hakkında bir şey dememiz zordur, yazımızın konusu da bu değildir zaten.

Konuyla ilgili olarak önemle altını çizmemiz ge­reken husus, Sayın Süleyman ATEŞ’in isabetli tesbitinde olduğu gibi (15), Kur’an-ı Kerim’de gelecekle il­gili haberlerin geçmiş (mazî) sigasiyle bildirilmesidir. Buna Nahl suresinin l. ayetini örnek vermektedir sayın Ateş: “Allah’ın emri gelmiştir…”

“Kıyamet yaklaştı ay yarıldı”nın anlamı da “Kı­yamet yaklaştı o gün ay yarılacaktır” anlamındadır. Yani ayın yarılması, vukubulmuş bir olay değildir. Belki vuku bulacaktır. Araf suresinin 44-50. ayctilerinde Cennet ehli ile Cehennem ehlinin ahiretteki ahvali anlatılıyor. Bu olaylar hep, “nida ettiler”, “bulduk (derler)”, “buldunuzmu” gibi mazî sîgasındaki sözcüklerle anlatılmaktadır. Oysa anlatılanların ahiretle yani gelecekte gerçekleşeceği apaçıktır.

Öte yandan Nesefî ve Hasan Basrî’nin ay yarılmasının “gelecekte gerçekleşeceği” görüşünde oldukları da bildirilmiştir. (16)

Ayın Yarılması Diye Bir Mucize Yoktur

Kur’an-ı Kerim, Peygamberimizc, bilinen anlam­da herhangi bir mucizenin verildiğini bildirmez. Bila­kis Peygamberimize mucize verilmediğini -gerekçeleriyle- ifade eder. Zaten eğer Peygamberimize mucize verilmiş olsaydı bu açık açık anlatılırdı. Ayın yarılması gerçek olsaydı bunun da açıkça bildirilmcsi, belki de -Süleyman Ateş’in dediği gibi -Kamer suresindcn sonra inen surelerde bu olaya değinilmesi gerekirdi.

Kur’an İsra suresinin 90-95. ayetlerindc, müşrik­lerin, Allah Rasulündcn mucize istediklerini fakat bu isteklerinin verilmediğini açık açık bildirmektedir. Bu ayetlerde müşriklerin Hz. Peygamberden, (a) yerden bir kaynak fışkırtmasını, (b) yahut hurma ve üzümler­den oluşan bir bahçe edinmesini, (c) yahut üzerlerine gökten parçalar yağdırmasını, (d) Allah’ı ve melekleri şahitler getirmesini, (e) yahut altından bir ev edinmesi­ni, (f) veya göğe çıkmasını, gökten bir kitap getirmesini talep ettiklerini, aksi taktirde O’na inanmayacaklarını söylediklerini bildirmeklcdir.(17) Netice itibariyle bu saçma isleklerindcn hiç birisi onlar için yerine geti­rilmemiştir. ,

Yine İsra suresinin 59. ayetinde Allahu Teala, mucize vermeyişinin sebebini, önceki kavimlerin ya­lanlamaları olarak gerekçelendirmekledir. Yani Allah mucize verdiğinde buna inanmaları gerekir, inanmazlarsa azabı hak edecekleri için Allah bu ahmak insanlara mucize göndermemiştir.(1 8)

Aynı olguya değinen bir ayet de şudur: “Eğer kendilerine bir mucize ge­lirse ona mutlaka inanacaklarına dair olanca güçle­riyle Allah adına and içtiler. De ki, Mucizeler ancak Allah tarafındandır. Ama mucize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?(19)

Kamer suresindcn çok sonra inen bu En’am sure­sinin 33, 34, 35 ve devamındaki ayetlerde Allahu Teala Peygamberini teselli ediyor. 33. ayette de, ev­velki peygamberlerin de yalanlandığını ama sabrettik­lerini bildiriyor. 35. ayette ise aynen şöyle buyuruyor:

“Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, yapabilirsen yerin içine inebileceğin bir tünel, ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki onlara bir mucize getîresin! Allah dileseydi elbette onları hidayet üzerinde toplayıp birleştirirdi. O halde sakın cahillerden olma!”

Görüldüğü üzere Allah inkarcılara, onlara veril­miş mucizelerden bahsetmiyor. Peygambere, davasını sabırla anlatmaya devam etmesini salık veriyor. Diğer yandan “biz onlara ayı ikiye böldük, yine inanmadılar” da diyebilirdi. Ama böyle bir ifade de yok!

Bu ayetlerden anladığımız şudur. Allahu Teala İslam’ın insanlar tarafından akılları hayrette bırakan bazı olağanüstü vakalar karşısında değil, aklı selim ile, hür irade ile kabul edilmesini istemiştir. Nitekim öyle de olmuştur. Her ne kadar insanlar Mekke’de 13 yıl kadar İslam’ı kabul etmemek için olanca inatlarını ve diretmelerini ortaya koymuşlarsa da aradan kırk yıl geçmeden tüm Arap Yarımadası İslamlaşmıştı.

Ayın yarılmasının müşriklerin Rasulullah’dan mucize istemeleri üzerine gerçeklcştiğine dair güveni­lir bir rivayet yoktur. Mevdudi bunun sadece İbni Abbas tarafından rivayet edildiğini söylüyorsa da (20), yazımızın baş tarafında kaydettiğimiz Buhari hadislerindcn Enes rivayetinde de olayın müşriklerin mucize isleklerinden sonra vuku bulduğu anlatılıyordu.

Oysa böyle bir olay gerçekleşmemiştir. Kamer suresinin bu ilk ayeti kıyametin yaklaştığını ihtar et­mekten başka bir anlamda değildir.

2 - Rivayetlere Göre Şakk-ı Kamer:

Kur’an’ı yine Kur’an’la anlamak şarttır. Kur’an’ı en iyi tefsir eden yine Kur’an’dır. Kur’an’a göre. Bunu hiçe sayan ulema kesimi her konuda olduğu gibi “ayın yarılması mucizesi”(!)nde de önümüze bir yığın kîl ü kal çıkartıp Kur’an’a rağmen bir efsanenin kabulünü müslüman halka dayatmaktadırlar. Gerek Arapça gerekse Türkçe tefsirler içerisinde sayın Süleyman Ates’den başka olayın kritiğini yapan birine rastlama­dık. Bu da bize “bilimsel statükoculuk” diye bir kav­ram ilham etti…

Kur’an’dan sonra en sahîh kitap (!) diye lanse edi­len Buhari ve sair hadis kolleksiyonlarında ayın Rasulullah zamanında yarıldığına ilişkin bir yığın hadis bu­lunmaktadır. Her ne kadar, merhum Seyyid Kutup gibi bir müellif de olayın tevalüren (!) nakledildiğini yaz­mışsa da, tevatürle hiç bir suretle ilgisi yoktur. Çünkü yazının baş tarafında da belirttiğimiz gibi bu olay en nihayetinde 5-6 tane sahabe tarafından (İbni Mes’ud, İbni Ömer, Enes, İbni Abbas, Cübeyr, Ali) rivayet edilmektedir ve sonuç itibariyle ahad haberdir. Ahad haberle tevatür olmayacağını ve bunun bir itikadi durum hasıl etmekten oldukça uzak olduğunu ise her­kes bilir.

Bu ravilerden Hz. Ömer’in oğlu Abdullah Mekke’de iken çok küçük yaşta olması gerekir. Çünkü Medine’de Uhud savaşında çocuk yaşta bulunduğu için 15 yaşlarında kabul etsek şakk-ı kamerin vuku’u zamanında (hicretten beş sene öncesi) yedi yaşlarında bulunması gerekir. Enes de bu esnada belki doğma­mış, belki de bir iki yaşlarında idi. Çünkü Medine’de dört yaşlarında bulunuyordu. Abdullah îbni Abbas ise henüz doğmamıştı.(21) O’nun hicreten üç yıl önce doğduğu biliniyor. Olayı görme ihtimali bulunan tek kişi İbni Mes’ud’dur.(22)

Görüldüğü üzere, İbni Mes’ud’un dışındaki ravilerin çoğunluğu hicrete beş sene kala, yani ay yarılmasının -sözde- vuku’u yılı çelik-çomakta, oyunda-eğleşte çocuklardır. Üstelik içlerinden bazıları henüz doğma­mıştır. Acaba Rasulullah’ın yanından hiç ayrılmayan arkadaşları, niçin bu olayı görmemişler ya da görmüşlerse rivayet etmemişler de, bu üç beş tane küçük yaştaki çocuk görmüştür? Olayın taşradan, bağdan bahçe­den gelenden v.s. hiç anlatılmamaktadır. Diğer yandan yine İbni Abbas’dan “ay yarıldı” ayetinin Rasulullah zamanında ay tutulması olayı üzerine indiği de rivayet edilmiştir. Yani rivayetler arasında çelişki ve tutarsızlık alenen göze çarpmaktadır.

Şimdi hala müslümanlar, Kur’an’ın sarih olarak bildirmemesinc rağmen, çarık-çürük rivayetlere dayanarak ayın yarıldığına inanacaklar mıdır? înanacaklarsa bu, Kur’an’ı hiçe sayan bir inanış değil midir? Körü körüne ataların izinden gitmenin adı değil midir bu?

3- Olayın İmkaniyeti:

Rivayetlerin tenkidini kabullenemeyecek müslü­manlar, “Allah ayın yarılmasını isterse neden olmasın” diye pirimitif bir itiraz yükselterek işin içinden sıyrılmaya çalışacaklardır. Evet Allah her şeye kadirdir. Bizim tartışmamız Allah’ın ay küresini yarmaya kadir olup olmadığı değildir. Bizim tartışmamız, böyle bir olayın olup olmadığı sorunudur ki olmadığını ileri sü­rüyoruz. Allah’ın her şeye kadir olması, O’nun düzen­siz ve sünnetinc aykırı şeyler yaratması demek değil­dir. Allah’ın yaratması ve sünnetullah düzenlidir, ahenklidir, rasyoneldir.?! Kaldı ki ay yarılmış olsa bile, sırf bunun için bir tek müşrikin bile iman ettiği bildirilmiş değildir.

Olayın gerçekliği üzerinde düşünmeyen müslü­manlar, bu sefer oturup ayın nasıl yarılabileceğini bir­takım kozmolojik öncüllerle ispatlamaya çalışmışlar­dır. Öte yandan ayın yarılmasının şimşek çakar gibi bir iki saniye içinde olup bitmiş bir olay olduğu (!) kabul görmekledir. Bunun imkanını akıl almaz. Kaldı ki böyle olsa bile, şimşek çakması insanlar için ne oranda bir mucize ise, ayın yarılması da o oranda mu­cizedir! Şimşek çakar gibi ikiye ayrılan ay’ın (!) insan­lar hiç farkına varamayacaklar, “bize bir kez daha gös­ter” deme ihtiyacı duyacaklardır. Bir anlık böyle bir olay hiç kimsede iman kanaati oluşturamayacak, hiç kimsenin imanını artırmayacaktır.

Söz konuşu olayın, Mekke dışındaki yerlerden görülmeyişi ve bunun tarih boyunca hiç bir ülkede bir rivayet olarak duyulmamış olmasına, o anda diğer ül­kelerde havanın bulutlu olduğu, bazı yerlerde güneşin henüz batmış bulunduğu, bazı yerlerde gecenin tam ortası, yani tatlı uyku zamanı olup insanlar ayakta olma­dıkları için görülememiştir türündeki cevaplar da asla ikna edici ve sahici değildir. Çünkü dünyanın tamamı bu sayılan vasıflarda bulunuyordu da sadece Mekke’de hava ve iklim, ikiye ayrılan ayı görmeye müsait değil­di. Bu imkansız bir şeydir.

Böyle bir olay olmuş olsaydı Hz. Peygamber’in tüm Mekke’li insanları çağırması gerekirdi diye düşü­nüyoruz. Adeta Musa’nın Firavun sihirbazlarıyla mü­sabaka yaparkan tüm insanların orada hazır bulunması gibi.

SONUÇ

Şakkul kamer mucizesi denen olayla, Kur’an’ın yine Kur’an’la anlaşılması gerekliliği bir kez daha önemini hissettiriyor. Kur’an kendisine hiç danışılmadan tarihsel rivayetlerle tabir caizse hariçten gazel okuyarak yine Kur’an hakkında hüküm verilmekten artık kurtarılmalıdır.

Kur’an’ı bütüncül bir şekilde ele almak gerekir. Kur’an’ın her hangi bir ayetinden hareketle, “Allah her şeye kadir değil midir, O isterse olur” mantığıyla ulu orta hüküm kotarmak Kuran’ı katletmektir. Öyle olursa hiç kimsenin hiç bir yoruma karşı çıkıp, bunu Kuran’a isnad edemezsin deme hakkı olamaz.

Güya, Kuran’ın “Allah’ın kelamı olduğunu – ki elbette öyledir –ve bir çok ilmi gelişmeyi haber verdiğini zoraki tevillerle ve cahilce zorlamalarla çıkarsamaya çalışanlar gibi, Kuran’ın ayın yarıldığını bildirdiğini sananlar oturup inciler döktürerek ayın nasıl yarılabileceğini, bunun nasıl mümkün olduğu tartışmışlardır.

Müslümanlar arasında bilimsel zihniyetin iflası sonucu toplumsal yapı o hale gelmiş ki, bugün bir deli çıkıp da mesela son Peygamber Hz. Muhammed (a.s.)’in yeniden dirilip kabrinden çıktığını ve Medine’de ikamet ettiğini, insanları yeniden dine çağırdığını duyarsa, aradan üç gün geçmeden tüm Türkiye’de halkın ekseriyetinin bu haberin sevinciyle coştuğunu görürsünüz. Üstüne üstünlük eli kalem tutan mollalar ve cami kürsülerinde hitap eden vaiz efendiler derhal olayın olabilirliğini, Allah’ın buna gücünün yeteceğini, zaten Kuran’da bu olayı telmih buyuran ayetlerin varolduğunu, ilgili hadisleri vs. sayıp dökeceklerdir.

Peygamberin devrinde ay’ın her hangi bir surette yarılıp iki parçaya ayrıldığına ve bir müddet sonra tekrar birleştiğine inanmıyoruz. Kamer suresinin söz konusu ayetinin böyle bir olayı anlattığını sananlar yanılgı içindedirler. Asırlar boyunca oluşmuş hurafelerden biridir. Böyle bir mucizeyi var kabul edip de inanmayanı tekfir etmek de ruhban sınıfının ve kendisini engizisyon mahkemesinin fetvacıbaşısı zannedenlerin işidir. Çünkü olayı gerçekten anlamaya çalışmak bir yana; formel açıdan da baksak bu konunun, inkarı halinde küfrü gerektiren bir inanç esası olması için ilgili Kuran ayetlerinin hem delalet hem de sübut açısından kati olması gerekir. Kuran ayetleri sübut açısından katidir fakat bizim sözünü ettiğimiz ayet delalet açısından zannidir. Yukarıda benzerlerini verdik. Mekke’nin müşriklerine kıyametin yaklaştığını haber veren ayetlerden biridir.

Müslümanların tekelci, ‘hocacı’, şeyhçi, felancı, iftiracı, doğmatik olmaktan ziyade aklı selimin sesine kulak verenci olmaları gerekmez mi ? Yine Kuran, sözde inancımızın başında geliyorken, en az ve en sonra okuduğumuz kitap da Kuran değil midir ? Kuran’ı anlayarak ve çokça okuduğumuzda bize doğruları kazandıracaktır. Hidayete erdirici yegane kaynak Kuran’dır.

Dipnotlar

1 – Buhari, Sahih, Kitabut Tefsir, Kamer suresi.

2 – İbn Kesir, Hadislerle Kuran Tefsiri, C. 14, S. 7585 ve 7582.

3 – İbn Kesir, a.g.e. S. 7583.

4 – a.g.e. S. 7587.

5 – Kamer, 43-44.

6 – Furkan, 25.

7 - Rahman, 37.

8 – Hakka, 16.

9 – İnşikak, 1.

10 – Meryem, 90.

11 – Abese, 26.

12 – Kaf, 44.

13 – İnşikak, 3.

14 – Tekvir, 1-6.

15 – Prof. Dr. Süleyman Ateş, Yüce Kuran’ın Çağdaş Tefsiri, 9/151. Ayrıca bkz. İbn Kesir, a.g.e. S. 7580.

16 – İbn Kesir, a.g.e. S. 7587; Zemahşeri, Keşşaf, 4/431.

17 – İsra, 90-93.

18 – Tabatabai, Tefsirul Mizan, 19/61-63.

19 – En’am, 109.

20 – Mevdudi, Tefhimul Kuran, 6/47-48.

21 – İbn Kesir, a.g.e. S. 7585; Ateş, a.g.e. S. 152.

22 – Ateş, a.g.e. S. 152


16 Yanıt, “Ayın Yarılması (Şakkul Kamer) diye bir mucize var mıdır ?”


  1. 1 alper Mayıs 4, 2007, 4:39 pm üzerinde

    çokgüzel ALLAH tankorkuyorum ölümdende

  2. 2 naci Mayıs 23, 2007, 6:39 am üzerinde

    ne yani mucizeler olamaz mı?Hz muhammed’den önceki peygamberler mucize göstermişlerde,Hz muhammed neden mucize göstermesin?Bu yazı bir saçmalık.

  3. 3 Ali Aksoy Mayıs 23, 2007, 7:39 am üzerinde

    Selam Naci,

    Kuran’da müşriklerin Peygamberimizden sürekli olarak mucize istediği, buna karşın Peygamberimize verilen mucizenin Kuran olduğu, bunun sebebinin Allah’ın mucize istenip te verilmesine rağmen iman etmeyen toplulukları helak edilmesi olduğu belirtilmiştir.

    Bu hususa dair pek çok yazı ve açıklama sitenin değişik makalelerinde mevcuttur.

    Selam ile…

  4. 4 Ali Aksoy Mayıs 23, 2007, 7:42 am üzerinde

    Bir de, mucize gösterenler Peygamberler değil, Allah’tır. Mucizeler Peygamberlerin marifet ve yeteneği dahilinde değildir. Aralarında mucizeye dayalı bir üstünlük / farklılık ta olamaz. Bunlar hep Kuran’ın bildirdiği hakikatlerdir.

  5. 5 Abdullah O. GÜZEL Mayıs 24, 2007, 1:41 am üzerinde

    İnsanın bir su damlasından anne rahminde , bir tohumdan ağaç oluşması, ölen bir bitkinin tekrar yeşerebilmesi, kainatın bir nizam içerisinde her an bulunuyor olması, parçacık fiziği ile ilgili arşatırmaların parçacık hakkında ne kadar az bilgimiz olsa da bu mucize karşısında hayretler içerisinde olmamızı sağlaması, yağmurun yağması, aşık olunca beynimizde salgılanan hormonların varlığı ve daha sonsuz miktarda örnek mucize değil midir? Hem bunlar biz düşünüp öğütler alalım diye bizlere gösterilmekte. Bunların yanında anlayamadığım nokta, ayın yarılması normal değilmiş gibi gelmiş size, diğer gök cisimlerini inceleyecek olursanız çok farklı görüntüler ile karşılacaksınız. ALLAH-U TEALA NIN alemlere Rahmet olarak gönderdiği Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed ( S.A.V ) e neden mucize verilmemiştir diyorsunuz değerli arkadaşım, ya bilgileriniz eksiktir ya da bunları kasıtlı yapıyorsunuz. Peygamber Efendimiz ( S.A.V ) in dünyaya gelişinden önce vuku bulan pek çok mucize var, çocukluğunda ve peygamberliğinde de var olan pek çok mucize nakledilmiş bizlere. Nebiilerin Efendisi Efendimiz hakkında daha derin düşününüz, ayın yarılışına inanmayan dünyada her gün alışageldiğimiz mucizeleri gözünü önünde ayırmaz ise ayın yarılmış olması hadisesine kuşkusuz inanacaktır. Ayrıca ay üzerinde yer alan keskin çizgiyi uydu fotoğraflarından görebilirsiniz. ( Allah’ ın gücü her şeye yeter. )

  6. 6 gögüş Mayıs 30, 2007, 4:25 pm üzerinde

    Çok yararlı bi konu yayımlaryanlar için thankkyou :)

  7. 7 ayevi Temmuz 3, 2007, 1:20 pm üzerinde

    Arkadaşlar, herkesin imanı ve inancı farklı olabilir ama kimse kimsenin inancına laf atamaz saçmalık diyemez…SACMALIK DİYEN ARKADAŞLARA SORARIM: Suan ayın ortadan yarıldığını kanıtlayan ay fotoğrafları var.orada ezan sesi duyduğunu kendi anlatan bir astronot var.aradan 1500seneye yakın zaman gecmesine rağmen değişemeyen değiştirilemeyen bir kitap var,her yerde allah adı gecen mucizeler var..ve Allahu Teala Hz.Muhammet S.A.V.e bahsettiği tüm mucizeleri kur’an da bahşetmiş bizlere…BİZ İNANIYORUZ CANI GÖNÜLDEN..İNANMIYORSANIZ ÇAMUR ATMAYIN..YA ARAŞTIRIN YADA SAYGI DUYUN.İNANMAK ZORUNLULUĞUNUZ YOK AMA SAYGI DUYMAK ZORUNDALIĞINIZ VAR…O Kİ ALEMLERE RAHMET İÇİN GELMİŞTİR.O NEDENLE ONA SONSUZ İNANCM VAR..

  8. 8 Ali Aksoy Temmuz 3, 2007, 9:31 pm üzerinde

    Selam Ayevi;

    “…Suan ayın ortadan yarıldığını kanıtlayan ay fotoğrafları var.orada ezan sesi duyduğunu kendi anlatan bir astronot var…”

    demişsiniz.

    Yine siz önemine binaen olacak ki büyük harflerle;

    “…İNANMIYORSANIZ ÇAMUR ATMAYIN..YA ARAŞTIRIN YADA SAYGI DUYUN…”

    demişsiniz.

    O halde şöyle yapalım. Siz kendi sözünüze sadakat göstererek, yani ARAŞTIRARAK; “…Suan ayın ortadan yarıldığını kanıtlayan ay fotoğrafları var.orada ezan sesi duyduğunu kendi anlatan bir astronot var…” şeklindeki iddianızla ilgili olarak “ciddi sayılabilecek” bilgi ve bulgularınızı mutlaka kaynak göstererek bizimle paylaşın. Böylelikle hem siz hem biz araştırma yapmadan konuşmamış olalım.

    Çok adil bir öneri değil mi ?

    Selam ile…

  9. 9 Yunus Emre Gündoğdu Temmuz 4, 2007, 1:14 am üzerinde

    “Hz.Muhammed ( S.A.V ) e neden mucize verilmemiştir diyorsunuz değerli arkadaşım, ya bilgileriniz eksiktir ya da bunları kasıtlı yapıyorsunuz. Peygamber Efendimiz ( S.A.V ) in dünyaya gelişinden önce vuku bulan pek çok mucize var, çocukluğunda ve peygamberliğinde de var olan pek çok mucize nakledilmiş bizlere. Nebiilerin Efendisi Efendimiz hakkında daha derin düşününüz, ayın yarılışına inanmayan dünyada her gün alışageldiğimiz mucizeleri gözünü önünde ayırmaz ise ayın yarılmış olması hadisesine kuşkusuz inanacaktır.”

    Neymiş bu Peygamber doğmadan önce vuku bulan mucizeler? Kur’an’dan deliliniz var mı bu mucizelere?

    Gökte Jupiter’i , Venüs’ü veyahut Mars’ı dünyaya en yakın halinde iken görüp, Peygamber ( mehdi/mesih ) doğdu zanneden Yahudiler vardır bi benim bildiğim (!!!) ( Bu mitoloji yüzünden Peygamber Efendimiz doğduğunda da gökte bir yıldızın doğduğu iddaa edilmektedir. Ayrıca yine halk arasındaki bir hurafeye göre bir insan doğduğunda gökte bir yıldız doğmaktadır- demekki yıldız daha parlak olunca Peygamber doğmuş oluyor :D )

    Yine bebeler günahkar doğar inancında olup, çeşitli içkiler ile doğduktan sonra yıkayan ( vaftiz eden ) bi Yahudiler ( devamı Hıristolar ) vardır benim bildiğim. ( Meleklerin işi gücü yokta Peygamber’i zemzem suyuyla yıkamış, -bi de kim gördüyse yıkarlarken???? )

    Var mı bunlardan başka, uyduruk olan doğum hikayeleriniz?

  10. 10 Yunus Emre Gündoğdu Temmuz 4, 2007, 1:32 am üzerinde

    Ha bir de Mucize Nedir? diye merak edenler aşşağıdaki linkten anlamına bakabilirler…

    http://hanifdostlar.com/forum_posts.asp?TID=2669&KW=yunusemre&TPN=7

  11. 11 Ali Aksoy Temmuz 4, 2007, 12:52 pm üzerinde

    Selam Yunus,

    Verdiğin linkte bahsedilen hususlarda oldukça mücadeleciyim ve yazılanlara asla katılmıyorum.

    http://hanifdostlar.com/forum_posts.asp?TID=2669&KW=yunusemre&PN=0&TPN=2

    Selam ve dua ile…

  12. 12 Yunus Emre Gündoğdu Temmuz 4, 2007, 1:51 pm üzerinde

    Ben de verdiğim linkte, sizin görüş ve fikirlerinizin çoğu ile aynı fikirdeyim… Söze dayalı ayetler elbette her Peygamber’e verilmiştir. Ama Güce dayalı/maddesel ayetler sadece belirli Peygamberler’e verilmiştir, bu Peygamberler Kur’an’da anlatılmıştır. Hz. Muhammed güce dayalı/maddesel ayetler verilmemiş Peygamberlerdendir. Bildiğim, bi Hz. İsa hariç, diğer tüm Peygamberler’e verilmiş olan güce dayalı mucizeler “azap” içindir. Hz. İsa’da ise bir “ilim/bilim” vardır. Maalesef de Hıristiyanlar bu ilmi bizden önce keşfetmişlerdir. ( Bakınız Kur’an’da anlatılan, İsa (A.S)’a verilen mucizelerle, batıdaki bilimsel gelişmelerin benzerliğine.. )

    Ben, “mucize” diye isimlendirilen, Allah’ın Peygamberlere yardım amaçlı bahşettiği, insanlardan, inananlara/inanacak olanlara “hikmet”, inanmayanlara azap olacak, küçük doğa olaylarının Allah’ın kudreti ile büyük doğa olaylarına ( anlık/belli bir müddetlik ) dönüşmesi şeklinde tanımlıyorum. Bir olağanüstülük elbette var, ama olağandışılık nitekim yoktur.

    Yaratan, yaratılmışları kurallar/nizam çerçevesinde yarattığına göre, yine bu kurallara hükmeden O olduğuna göre 10 km hızda esen rüzgarı ( azap/afet/yok etme veyahut düzen/nizam/nimet için ) 500 km hıza çıkaracak da O’dur. (misalen) 30 C¢ derecede yakıcı olan ateşi, ateşin yakma ısısını 0 C¢ dereceye indirerek yakamaz hale getirecek olan da O’dur ( Hz. İbrahim’in ateşe atılması ). Örnekler çoğaltılabilir.
    Burada Allah’ın kanununda bir değişme olmadığı da görülüyor. EĞer mucize diye nitelendirilen olaylar Allah’ın kanununda bir değişme olarak algılanılır ise yanılgıya düşülmüş olur. Rüzgar örneğinde olduğu gibi, Allah rüzgara sınırsız esme hızı vermiştir. Kontrolü O’nun elindedir. İstediğinde hızı 0 km ye düşürebilir veya istediğinde 1000 km ( veya daha yüksek ) hıza da çıkarabilir. Biz bunu olağan dışı değil, olağan üstü olarak tanımlamalıyız. Çünkü olağan üstü, olması muhtemel olan bir şeyin, normalinin üstünde gerçekleşmesidir.

    ( Belki biraz dağınık veya mevzuyu eksik anlatmış olabilirim ama ne demek istediğim anlaşılmıştır umarım. Hatam olabilir yazımın içinde, belirtilirse memnun olurum… )

    Selametle..

  13. 13 ikra!.. Temmuz 19, 2007, 7:35 am üzerinde

    allah razı olsun sizden
    düşünmeden ve okumadan inanıyoruz halbuki kuranı açıp okusak bazı gerçekleri göreceğiz….
    bizlerde diğerleri gibi peygamberleri yarıştırma içine girmişiz onların peygamberi şu kadar mucizesi vardı bizim peygamberimizinde şu mucizeleri var…. bu saçmalıklarla dolu beyinlerimiz halbuki biraz akletsek ve en öenmlisi hayat rahberimiz olan kuranı açıp okusak o bize yol gösterecektir…
    selam ve saygılarımla…

  14. 14 cüneyd Ağustos 15, 2007, 7:24 am üzerinde

    mu’cize cenab-ı hakkın kudretiyle hasıl olan bir haldir.bunların tümüne şuzuzat deniyor.bozmak manasınadır.allah(cc)adetini bozar.bozmasının sebebi”ben koymuş olduğum kanunlara mahküm değilim”demektir.kainatın bu intizamlı düzenini bir gün gelecek tersine çevirecek.bu kanunu kainatta her yerde görmek mümkün.ayı ikiye bölmek beşerin takatının fevkinde bir olaydır.ve müslüman kafir ittifakla tasdik etmişlerdir.lütfen araştırmalarınızı menfi olarak değil müsbet şekilde yapmalısınız.gözlüğünüzün rengini değiştirmeniz gerek.nazarınız farklı bakıyor.zihinleri bulandırıyor.size risale-i nuru insafla okumanızı ve tedkik etmenizi tavsiye ederim.ama gayenizin ne olduğunu bilemem.ama pek iyi gözükmüyor.biz kuran talebeleri yaşadıkça böyle safsata şeyleri mütemadiyen çürütürüz.isbat ederiz.hodri meydan deriz.zaten sitenize tevafukan rastladım.yoksa özellikle girmedim.allah size hidayet versin.aklınızı doğru kullanmayı nasib etsin.

  15. 15 ati Mayıs 1, 2008, 11:04 pm üzerinde

    bence söyledikleriniz belirli bir mantığa dayanıyor. ancak çocuk yaşta olduğunu söylediğiniz sahabe efendilerimiz bu hadisi herhalde çocuk yaşta nakil etmemiştirler dolyısıyla erişkin yaşlarında bu mucizenin olup olmadığı hakkında doğru haber verebilirler sahih hadis değilse niçin bukadar din alimimiz bunu dikkate almıştır (örneğin said nursi hazretleri) açıklamalarına esas almıştırlar dini anlamamızda kuranın yeterli olacağını söylüyorsunuz ama kuranı anlamam için mutlaka bir rehberin olması şart değilmi rehber sizde olabilirsiniz herhangi bir şeyh veya alimde olabilir yoksa orta namazının nedemek olduğunu ben nereden bilirim namazı nasıl kılacağımı nasıl bilirim bakın sizde negüzel araştırma veya inceleme yapmışsınız size inanırsam benim alimim siz olursunuz kimseye inanmaz kendime inanırsam kendim alim olurum ama değilim. sizce peygamberimizin peygamberliğini ispatlayan akli delil nedir e mail adresime cevap verirseniz teşekkür ederim hayırlı günler

  16. 16 Ferhat Mayıs 16, 2008, 10:20 pm üzerinde

    Fizilal tefsirinde olan ayet(1), ve ayet delili olan Müdesssir(24) ve tefsir yorumunu ve olayın şahiti sahabeleri inceleyerek ve olayın olmadığına bir tek delil şahit gösterebilirseniz olay daha da netleşecek…

    54-Kamer

    ——————————————————————————–

    1- Kıyamet anı yaklaştı, ay ikiye ayrıldı.

    2- Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve “Bu öteden beri gördüğümüz bir büyüdür” derler.

    3- Yalanladılar, keyfi arzularına uydular; ama herşey yerinde duruyor.

    4- Onlara bu tutumlarından vazgeçmelerini sağlayacak haberler geldi.

    5- Bu haberler son derece anlamlı ve etkilidir, ama uyarılar yararlı olmuyor.

    6- Sen de yüz çevir onlara. Görevli melek, o gün onları benzeri yaşanmamış olaya çağırdığında;

    7- Mezarlarından donuk ve ürkek bakışlarla çıkarak çekirge sürüsü gibi etrafa yayılırlar.

    8- Kendilerini çağıran görevliye doğru koşarlar. O zaman kafirler “Bu zor bir gündür” derler.

    Evrensel bir olaya ilişkin çarpıcı, etkileyici ve aynı zamanda daha büyük bir olaya zihinleri hazırlayıcı bir giriş karşısındayız. Algılanmasına zihinlerin hazırlandığı olay o kadar büyük ki, ilk evrensel olay bütün çarpıcılığına rağmen onun yanında hiç kalıyor.

    “Kıyamet anı yaklaştı, ay ikiye ayrıldı: ‘

    Aman Allah’ım, ne ince bir meraklandırma taktiği, ne müthiş bir haber! Adamlar bu olayların ilkini gözleri ile gördükleri için ikinci ve daha büyük olayı beklemeye koyuluyorlar. Yapacakları başka birşey yok.

    Ayın ikiye bölündüğüne ve Arapların bu olayı gözleri ile gördüklerine ilişkin bilgiler çeşitli kanatlardan geliyor. Bu bilgiler olayın meydana geldiği konusunda ortak noktada buluşurlar. Fakat bir kısmı olayı ayrıntılı biçimde anlatırken başka bir bölümü ona kısa biçimde değinmekle yetiniyor. Şöyle ki:

    İmam-ı Ahmed’in Muammer yolu ile Katade’ye dayanarak verdiği bilgiye göre sahabilerden Enes b. Malik bu konuda şöyle diyor: “Mekkeliler Peygamberimizden bir mucize göstermesini istediler. Bunun üzerine ay, Mekke’de iki kez ikiye bölündü. Olay üzerine Peygamberimiz “Kıyamet anı yaklaştı, ay ikiye ayrıldı” ayetini okudu: ‘

    Buhari’nin Abdullah b. Ebu Urve ve Katade kanalı ile verdiği bilgiye göre, aynı Enes b. Malik şunları söylüyor: “Mekkeliler Peygamberimizden bir mucize göstermesini istediler. O da onlara iki parça halindeki ayı gösterdi. Öyle ki adamlar bu iki parça arasından Hira dağını görmüşlerdi.”

    Buhari ile Müslim Katade ile Hz. Enes`den gelen bu bilgiyi başka bir kanaldan da nakletmişlerdir.

    Yine İmam-ı Ahmed’in Muhammed b. Kesir, Süleyman b. Kesir, Hüseyin b. Abdurrahman ve Muhammed b. Cübeyr b. Mutim kanalı ile bildirdiğine göre bu onuncu zatın babası şöyle diyor: “Peygamberimiz zamanında ay parçalanıp ikiye bölündü. Bir parçası şu dağın, öbür parçası da şu dağın üzerinde göründü. Mekkeliler önce `Muhammed bizi büyüledi’ dediler. Fakat sonra `Eğer bizi büyüledi ise bütün insanları büyüleyemez’ dediler.”

    Bu bilgiyi bu kanaldan sadece İmam-ı Ahmed nakletmiştir. Beyhaki “Delâil” adlı eserinde bu bilgiyi Muhammed b. Kesir, kardeşi Süleyman b. Kesir ve Hüseyin b. Abdurrahman yolu ile naklediyor. İbn-i Cerir ve Beyhaki aynı bilgiyi başka yollardan yine Cübeyr b. Mutim’e dayandırarak nakletmişlerdir.

    Öte yandan Buhari’nin Yahya b. Kesir, Bekir, Cafer, Erak b. Malik ve Ubeydullah b. Abdullah b. Atabe’ye dayanarak verdiği bilgiye göre sahabilerden Abdullah b. Abbas “Peygamberimiz zamanında ay ikiye bölündü” demiştir. Buhari ve Müslim bu bilgiyi Erak’dan sonra aynı kanaldan Abdullah b. Abbas’a dayandırarak, fakat Erak’e kadar değişik yoldan nakletmişlerdir. İbn-i Cerir’de başka bir kanaldan Ali b. Ebu Talha’ya dayanarak bildirdiğine göre Abdullah b. Abbas “Bu olay hicretten önce meydana geldi. Ay ikiye bölündü. öyle ki, Mekkeli’ler onun iki parçasını görmüşlerdi” dedi. Avfi de İbn-i Abbas’a dayanarak buna benzer bir bilgi veriyor. Taberanî de başka bir yoldan İkrime’ye dayanarak Abdullah b. Abbas’ın şöyle dediğini aktarıyor; “Peygamberimiz zamanında ay tutulmuştu. Mekkeli müşrikler `Muhammed aya büyü yaptı’ dediler. Bunun üzerine “Kıyamet anı yaklaştı, ay ikiye ayrıldı. Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve `bu öteden beri gördüğümüz bir büyüdür’ derler” ayetleri indi.

    Bu arada Hafız Ebu Bekir Beyhakî’nin Ebu Abdullah Hafız, Ebu Bekir Ahmed b. Hasen Kadı, Ebu Abbas Esem, Abbas b. Muhammed Durî, Vehb b. Cerir, Şube ve Ameş kanalı ile Mucahid’e dayanarak verdiği bilgiye göre sahabilerden Abdullah b. Ömer “Kıyamet anı yaklaştı, ay ikiye bölündü” ayeti hakkında şöyle diyor: “Bu olay Peygamberimiz zamanında meydana geldi. Ay iki parçaya ayrıldı. Bir parçası dağın (Hira dağının) berisinde, öbür yarısı da dağın arkasında göründü. Bu olay üzerine Peygamberimiz `Allah’ım şahid ol’ dedi: ‘ Aynı bilgiyi Müslim ve Tirmizi değişik kanallardan Şube’ye, Ameş’e ve Mücahid’e dayandırarak aktarmışlardır.

    Bunların yanısıra İmam-ı Ahmed Süfyan, İbn-i Ebu Nuceyh, Mücahid ve İbn-i Muammer’e dayanarak verdiği bilgiye göre sahabilerden Abdullah b. Mesud “Peygamberimiz zamanında ay iki parçaya ayrıldı, bu olayı Mekke müşrikleri gördü, bunun üzerine Peygamberimiz `şahid olun’ dedi ”

    Aynı bilgiyi Buhari ve Müslim de sahabilerden Süfyan b. Uyeyne’ye dayanarak aktarmışlardır. Aynı kaynaklar yine bu bilgiyi Ameş, İbrahim, Ebu Muammer Abdullah b. Sahire kanalı ile Abdullah b. Mesud’a dayandırarak nakletmişlerdir.

    Öte yandan Buhari’nin Ebu Davud Tayalisi, Ebu Avane, Muğire, Ebu Duha ve Mesruk kanalı ile verdiği bilgiye göre sahabilerden Abdullah b. Mesud şöyle diyor: “Peygamberimiz zamanında ay ikiye bölündü. Kureyşli müşrikler `Bu İbn-i Ebu Kebişe’nin yaptığı bir büyüdür. Bakın bakalım o gelecek olan yolcular ne haber getirecekler? Çünkü Muhammed bütün insanları büyüleyemez’ dediler. Ama yoldan gelenler de bu olayı gördüklerini söylediler.”

    Beyhaki de buna yakın bir bilgiyi başka bir kanaldan Mesruk’a ve Abdullah b. Mesud’a dayandırarak nakletmiştir.

    Değişik yollardan gelen bu çok kanallı bilgiler şu noktaları kesinliğe kavuşturuyor: Her şeyden önce bu olay olmuştur. Meydana geldiği yer Mekke’dir. Yalnız burada sözünü etmediğimiz bir rivayete göre Abdullah b. Mesud, olayın Mina’da meydana geldiğini söylemiştir. Olay, Peygamberimiz zamanında hicretten önce meydana gelmiştir. Oluş biçimi de belirtilmiştir, elimizdeki bilgilerin tamamına yakın bir çoğunluğuna göre ay iki parçaya ayrılmıştır. Yalnız bu belgelerden birine göre olay, bir “ay tutulması” olayıdır. Kısacası olayın kendisi, yeri, zamanı ve biçimi bu çok kanallı bilgilere dayanmaktadır.

    Ayrıca Kur’an-ı Kerim bu olayı, oluş anında müşriklere açıkladığı halde onların bunu yalanladıklarına ilişkin bir bilgi elimize geçmemiştir. Eğer bir açık kapı bulsalardı olayı yalanlarlar, hiç değilse ayetler konusunda yaptıkları türden bir demogoji yoluna başvurarak onu tartışma konusu yaparlardı. Böyle bir yola başvurmadıklarına göre olay, kendilerine hiç bir yalanlama bahanesi bırakmayacak somutlukta ve kesinlikte meydana gelmiş olmalıdır. Elimizdeki bilgilere göre başvurabildikleri tek mızıkçılık yolu olayın bir “büyü” sonucu olduğu itirazıdır. Fakat bir süre sonra kendi araştırmaları ile olayın büyücülükle ilgisinin olmadığını öğrenmişlerdir. Çünkü Peygamberimizin onları büyülediği farzedilse bile Mekke dışından gelen yolcuları da büyülemiş olamazdı. Oysa bu yolcular olayı görmüşler ve kendilerine sorulduğunda onun meydana geldiğine ilişkin tanıklık yapmışlardı.

    Son olarak müşriklerin Peygamberimizden bir mucize göstermesini istemeleri üzerine ayın ikiye bölündüğünü öne süren rivayet konusunu ele almak istiyoruz. Bu rivayet Kur’an’daki bir ayetin anlamına ters düşüyor. Söz konusu ayete göre Peygamberimize kendisinden önceki peygamberlerin ellerinde görülen türden mucizeler gösterme yetkisi verilmemiştir. Bunun belli bir sebebi vardır. Sözünü ettiğimiz ayet şudur:

    “Bizi somut mucizeler ortaya koymaktan alıkoyan sebep daha önceki milletlerin bu tür mucizeleri yalanlamaları (ve bu yüzden ağır cezaya çarpılmayı hakketmeleridir.)” (İsra Suresi, 59)

    Bu ayetten anladığımıza göre eski milletler somut mucizeleri yalanladıkları için yüce Allah, bu tür mucizelerin yeni örneklerini ortaya koymaktan kaçınmayı uygun görmüştür.

    Nitekim müşrikler ne zaman Peygamberimizden bir mucize göstermesini istediler ise Peygamberimiz onlara mucize göstermenin, görevinin sınırları dışında kaldığı, kendisinin sadece insan kökenli bir Allah elçisi olduğu biçiminde cevap vermiştir. Arkasından müşriklerin dikkatlerini Kur’an’a çekmiş, onunla bu dinin tek mucizesi sıfatı ile bu adamlara meydan okumuştur. Aşağıdaki ayetler-de görüldüğü gibi:

    “De ki: `Eğer tüm insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak amacı ile biraraya gelseler, ne kadar birbirlerine yardım etseler de onun bir benzerini ortaya koyamazlar.

    Biz bu Kur’an’da her türlü örneği verdik. Öyleyken onların çoğu kafirlikte direndi.

    Bunlar dediler ki; `Bize yeraltından pınarlar fışkırtmadıkça kesinlikle sana inanmayız.

    Ya da kendi hurmalıkların ve üzüm bağların olmalı, bunların arasından ırmaklar akıtmalısın.

    Ya da iddia ettiğin gibi göğü parça parça başımıza indirmeli, yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin.

    Ya da altın bir köşkün olmalı veya göğe çıkmalısın. Gökten bize okuyabileceğimiz somut bir kitap indirmedikçe de oraya çıktığına kesinlikle inanmayız. Onlara de ki: `Suphanellah! Ben peygamberlikle gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki? ” (İsra Suresi, 88-93)

    Buna göre ayın ikiye bölünmesi olayının, müşriklerin somut mucize isteklerine verilmiş bir cevap olduğunu söylemek hem Kur’an’ın ayetlerinin açık anlamlarına hem de bu son peygamberlik misyonunun benimsediği tutuma uzak düşer. Bu son peygamberlik misyonu insan kalbine sadece Kur’an’la ve Kur’an’ın belirgin çarpıcılığı ile seslenmeyi, arkasından Kur’an’ın ayetleri aracılığı ile dikkatleri gerek insanın iç dünyasındaki, gerek dış alemdeki ve gerekse tarihin olaylarındaki olağanüstülüklere çekme metodunu benimsemiştir. Bu arada Peygamberimizin eli ile gerçekleşen bazı somut mucizeler de vardır. Fakat güvenilir belgelerle kanıtlanan bu mucizeler O’nun peygamberliğini kanıtlama amacını güden olaylar değil, yüce Allah’ın o sevdiği kuluna yönelik onurlandırıcı bağışlarıdır.

    İşte bundan dolayı biz burada çok kanallı belgelerle yeri, zamanı ve biçimi belirlenen ayın ikiye bölünmesi olayın ayete ve o güvenilir belgelere dayanan kesinliğini tespit ediyor, bu belgelerin bazılarında açıklanan gerekçesine parmak basmakla yetiniyor, Kur’an’ın bu olayla birlikte kıyamet anının yaklaştığına dikkatleri çektiğini vurguluyor, Kur’an’ın bu olaydan insan kalbini uyarıcı ve gerçekleri onaylamasını sağlayıcı bir etken olarak yararlanmak istediğini hatırlatıyoruz.

    Buna göre ayın ikiye bölünmesi olayı, Kur’an’ın kalpleri ve dikkatleri kendisine yönelttiği bir evrensel olaydır. Kur’an kalpleri ve dikkatleri herzaman başka evrensel olaylara da yöneltir. Bu olay karşısında insanların takındıkları tavır hayretle karşılanıyor. Tıpkı öbür evrensel mucizeler karşısındaki duyarsız tavırlarının hayretle karşılanışı gibi.

    Somut olağanüstü olaylar çocukluk dönemini yaşayan kalpleri ürpertebilir. Bu kalpler evrenin sürekli mucizelerini kavrama ve bu mucizelerin gürültüsüz ve kesintisiz etkilerini algılama yeteneğinden henüz uzaktırlar. Oysa insanlığın henüz olgunluk dönemine ermemiş olduğu çağlarda peygamberlerin eli ile ortaya konulan tüm mucizelerin daha büyükleri ve daha çarpıcıları evrenin yapısında her zaman karşı karşıyayız. Fakat bu sürekli mucizeler ilkel duyguları, peygamberlerin ellerinde beliren sözkonusu somut mucizeler kadar etkileyip uyaramaz.

    Farzedelim ki, ayın ikiye bölünmesi olağanüstü bir mucize olarak meydana gelmiştir. Fakat bilmeliyiz ki, ayın kendisi ondan daha büyük bir mucizedir. Dünyamızın bu uydusunun hacmini, konumunu, biçimini, yapısını, dönüşünü, safhalarını, insan hayatındaki etkilerini, direksiz olarak uzay boşluğunda dengede kalışını düşünelim. Ay, bütün bu nitelikleri ile gözlerin ve kalplerin karşısında duran sürekli bir büyük mucizedir. Bu mucizenin çarpıcı mesajı ve zihinde uyandırabileceği çağrışımlar kesintisizdir. Bu mucize kör inada ve demogojiye saplanmadıkça inkar edilmesi imkansız olan yaratıcı gücün somut bir kanıtı olarak gözler önünde durmaktadır.

    Kur’an-ı Kerim, insanları bütün evreni, bu evrendeki sürekli ilahi mucizeleri dikkatle gözlemeye özendirmekte, insan kalbini her an evrenle ve evrendeki ilahi mucizelerle ilişki kurmaya çağırmaktadır. Bu kitap insanların belirli bir zamanda sadece bir kuşağın belirli bir yerde gördüğü çarpıcı bir olayı gözlemekle yetinmelerine razı değildir.

    Evren, bütünü ile, yüce Allah’ın mucizelerine yönelik bir gözlem ve irdeleme alanıdır. Bu alan uçsuz bucaksızdır, sürekli ve kalıcıdır. Tümü ile bir mucize olduğu gibi içindeki irili-ufaklı tüm varlıklar da ayrı ayrı birer mucizedir. Kur’an, insan kalbini her an bu sürekli, bu kesintisiz mucizeleri görmeye, onların kesin ve tartışmasız tanıklıklarını dinlemeye, bu orjinal yaratma gücünün şaşırtıcı örneklerinden zevk almaya çağırır. Bu orjinal yaratmâ gücünün eserlerinde estetik ile mükemmellik bir aradadır. Bu ortaksız gücün harika eserleri dehşet ve şaşkınlık duygularını harekete geçirdiği gibi soğukkanlı ve köklü imanın, ikna olmuşluk duygusunu kalplerde pekişmesini sağlar.

    Surenin başında yeralan kıyamet anının yaklaştığına ve ayın ikiye bölündüğüne ilişkin açıklama insan kalbini şiddetle sarsan çarpıcı bir mesaj niteliği taşır. Bu sarsıntıya tutulan insan kalbi yaklaşan kıyamet anını beklemeye koyuluyor, meydana gelen somut mucizeyi irdeliyor ve bu etkileyici mesaja muhatap olanların gözleri ile gördükleri sözkonusu evrensel olayın ışığı altında kıyamette cereyan edecek olan olayları düşünüyor.

    İmam-ı Ahmed Hüseyin, Muhammed b. Mutavvıf ve Ebu Hazım kanalı ile verdiği bilgiye göre sahabilerden Sehl b. Saad kıyametin yakınlığı konusunda şöyle diyor: “Bir keresinde Peygamberimiz şehadet parmağı ile orta parmağını göstererek “Benim peygamber olarak gönderilmem ile kıyamet anı birbirine böylesine yakındır” buyurmuştur ” (Bu hadisi Buhari ile Müslim, Ebu Hazım Seleme b. Dinar’a dayanarak aktarmıştır)

    O korkunç buluşmanın anı hızla yaklaşıyor. Etkileyici bir doğa olayı olan ay bölünmesi meydana geliyor. Başka birçok mucizeler gözler önünde gerçekleşiyor. Fakat müşriklerin kalpleri bunların hiçbirini umursamıyor, kör inatları içinde yüzüyorlar, sapıklıkta ısrar ediyorlar, öğüt alıp yalanlamalara son vermek için yeterli olan büyük olayların çarpıcı mesajlarından etkilenmedikleri gibi bu ürkütücü tehditten de etkilenmiyorlar. Okuyoruz:

    “Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve `bu öteden beri gördüğümüz sürekli bir büyüdür’ derler.

    Yalanladılar, keyfi arzularına uydular; ama herşey yerinde duruyor.

    Onlara bu tutumlarından vazgeçmelerini sağlayacak haberler geldi.

    Bu haberler son derece anlamlı ve etkilidir, ama uyarılar yararlı olmuyor.”

    Müşrikler yüce Allah’ın ayın ikiye bölünmesine ilişkin mucizesini gözleri ile gördükleri halde buna yüz çevirerek `bize büyü yapıldı’ dediler. Onların Kur’an ayetlerine ilişkin görüşleri de bu idi. Bu ayetler hakkında da bir “Bu eski kuşaklardan aktarılmış geleneksel bir büyüdür” demişlerdi. (Müddessir Suresi, 24) Onlar yüce Allah’ın hangi ayetini görseler bu sözü söylerler. Bu ayetler sürekli ve kesintisiz olduğu için müşrikler onları “sürekli bir büyü” olarak niteliyorlar. Böyle derken bu ayetlerin özünü ve niteliğini araştırmaya yanaşmıyorlar, bu ayetlerin anlamlarına ve tanıklıklarına sırt dönüyorlar. Gördükleri ayetleri de bu ayetlerin dile getirdikleri gerçekleri de yalanlıyorlar. Bu yalanlayıcı tutumu sırf keyfi arzularına uyarak benimsiyorlar. Ne bir delile dayandıkları ne bir kanıta sığındıkları var. Ayrıca çevrelerini kuşatan şu evrenin bütün varlıklarında beliren değişmez ve sarsılmaz gerçeği de irdelemiyorlar. Okuyoruz:

    “Ama herşey yerinde duruyor.”

    Yani şu koca evrende her nesnenin belirli bir yeri vardır. Herşey o kaymaz ve sarsılmaz yerinde durur. Şu evren bütünü değişmezliğe ve istikrara dayanır. Ne değişken arzuların ne oynak mizaçların ne geçici rastlantıların ve ne de saman alevi gibi parlayıp sönmesi bir olan uçucu heveslerin tutsağıdır. Herşeyin belirli bir yeri, belirli bir zamanı vardır. Herşey belirlenmiş yerine ve zamanına bağlıdır. Şu duyarsız müşriklerin çevrelerindeki herşeye istikrar ilkesi egemendir. Bu ilke bütün nesnelerde ve olaylarda belirir. Gök cisimlerinin dönüşleri, hayatın yasaları, bitkilerin ve hayvanların gelişim evreleri, maddelerin ve cisimlerin sabit nitelikleri bu ilkeye bağlıdır. Dahası var. Bu ilke sözkonusu müşriklerin vücut fonksiyonlarında ve organik etkinliklerinde de geçerlidir. Onların organik ve biyolojik fonksiyonları keyfi arzularına göre işlemez, bu düzende onların hiçbir egemenlik payları yoktur. İstikrar ilkesi onları çepeçevre kuşattığı, çevrelerindeki tüm varlıklara ve olgulara egemen olduğu, önlerindeki ve arkalarındaki her gelişmeye damgasını vurduğu halde bir tek onlar bu ilkeye yan çiziyorlar, arzularının salıncağında sallanıp duruyorlar. Oysa;

    “Onlara bu tutumlarından vazgeçmelerini sağlayacak haberler geldi.”

    Onlara bu Kur’an’da anlatılan evrensel mucizelerin, bunların yanısıra kendilerinden önce yaşamış ve ilahi mesajı yalanlayan toplumların yok edilişlerinin ve yine Kur’an’da tasvir edilen ahiret serüvenlerinin haberleri geldi. Bütün bu haberler yanlış yolda olanların tutumlarını değiştirmelerini sağlayacak nitelikte uyarıcılardı. Yine bu haberler kalpleri yumuşatacak, onları yüce Allah’ın hikmetli plânını düşünmeye daldıracak derecede hikmet doluydu. Fakat körelmiş kalplerin bütün pencereleri Allah’ın ayetlerine karşı kapalıdır, gelen haberlerden yararlanmazlar, ardarda çınlayan uyarıcıların seslerine karşı kulakları duyarsızdır. Okuyoruz:

    “Bu haberler son derece anlamlı ve etkilidir; ama uyarılar yararlı olmuyor.”

    Çünkü iman, yüce Allah’ın bunu kabul etmeye hazır olan, bu nimete lâyık olan kalbe yönelik bir bağışıdır.

    Müşriklerin kör inatlarının, ısrarlı sırt çevirmelerinin, gelen haberlerden yararlanmayışlarının ve uyarılar karşısındaki aşırı duyarsızlıklarının tasvirine ilişkin bu noktada Peygamberimize dönülüyor; ona bu zavallılardan yüz çevirmesi,” onları kendi hallerine bırakması telkin ediliyor. Onlar nasıl olsa o zor günle karşılaşacaklardır. Onlar o günün eşiğinde ayın ikiye bölündüğünü gördükleri halde onun yakın olduğunu bildiren uyarıcıların seslerine kulak asmıyorlar. Okuyoruz:

    “Sen de yüz çevir onlara. Görevli melek o gün onları benzeri yaşanmamış olaya çağırdığında;

    Mezarlarından donuk ve ürkek bakışlarla çıkarak çekirge sürüsü gibi etrafa yayılırlar.

    Kendilerini çağıran görevliye doğru koşarlar. O zaman kafirler `bu zor bir gündür’ derler.”

    Burada o “zor gün”ün bir sahnesi ile karşı karşıyayız. Bu sahnenin dehşeti ve çetinliği hem surenin bütününün gölgesi ile hem kıyamet anının yaklaştığını belirten alarm zili ile tam ayın bölündüğüne ilişkin haberle ve hem de surenin müzikal titreşimi ile uyum halindedir.

    “Sahne, ardışık tablolu ve hızlı akışlıdır. Hızlılığı yanında somut ve hareketlidir de. Motifleri ve hareketleri bütünlük arz eder. İşte şu mezarlarından bir anda çıkan çekirge sürüsü gibi insan kalabalıkları. Bildiğimiz çekirge sürülerinin tablosu, sunulan bu görüntüyü zihnimizde canlandırmamıza yardım ediyor. Bu kalabalıkların bakışları dehşetten ve alçalmışlıktan dolayı donuk ve ürkektir. Bunlar hızlı adımlarla kendilerini çağıran görevliye doğru koşuyorlar. Bu görevli onları o güne kadar benzeri yaşanmamış, eşi görülmemiş, zor, bilmedikleri, tanımadıkları ve bu yüzden tedirgin bakışlarla gözledikleri bir sahneye çağırıyor. Bu toplanma, bu dehşet ve koşuşma sırasında kafirler “bu zor bir gündür” diyorlar. Bu cümle çetin ve ürkütücü bir sahne ile yüzyüze gelmek için yola çıkan yorgun ve bitkin insanların söyleyecekleri bir sözdür.”


Akıl ve Kuran Sempozyumu

Son Yorumlar