28
Apr
08

Risale-i Nur’da tehlikeli sözler !

Said-i Nursi; 3 aylık kısa bir ilim tahsiliyle nasıl “Allame-i cihan” olup ulaşılmaz bir makama çıkmıştır?

Şuâlar, 542, Onbeşinci Şua’da geçen; “Evet o zât (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır. ”

Kur’an-ı Kerim’e göre peygamberler bile böyle bir bilgiye ve makama ulaşmamışken, bu iddia için Allah (c.c)’tan korkmak gerekmez mi? ;

Said Nursi; ne olursa olsun her zaman her şeyi bilen birisi midir?

Tarihçe-i Hayat, c. II, s. 2123-2124 de geçen

“.. daha çocukken asrın bilgini olarak tanınmış ve kimseye soru sormamış, ama sorulan bütün sorulara mutlaka cevap vermiştir”

İctimâi Reçeteler I, 11, Tarihçe-i Hayat/Rü’ya’da geçen

“ Herhangi ilme sorulan suale bila-tereddüd derhal cevap verirdi.”

İctimâi Reçeteler I, 14, Tarihçe-i Hayat’ta geçen

“Sorulacak suallere cevap vermeye hazır bulunduğu gibi kimseye sual sormayacağını da beyan ederek bu kararda yirmi sene sebat etti.”

Her zaman her şeyi bilen sadece Allah değil midir? Böyle bir inanç şirk, küfür değil midir?

Risale-i Nur denen kitaplar kutsal mıdır, değil midir? Ya da Kur’an-ı Kerim’in taklidi midir?

Şualar, Birinci Şua, c. I, s. 833.de geçen;

“Resailin Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur’an’ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.”

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 92,; “Risale-i Nur müminlere şifa ve rahmettir.”

Zülfikar Mecmuası, 436 da geçen;

“EY RİSALE-İ NUR! (…) Sen, “Ben, Rabbânî ve Kur’anîyim. Öyle kuru kavak değilim. Şevkli ve şa’şaalı ve nûrâniyim. Bir Hayy-ı Lâyemût’un eserinden fışkıran, lâyemût san’atlı ve kerâmetli bir nurum. Cansızlara can ve canlılara taze can üflüyorum. Bin, dertlere derman ve âlemlere rahmet-i Rahmânım. İnat ve ısrarı bırak. Beni oku ve beni dinle. Karanlığa ve hiçe giden, hesapsız ve hedefsiz yolundan seni kurtarıp, kokocaman bir saadet ve sermediyet âlemi kazandırayım.” diye nidâ ediyorsun”.

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 89-90’da geçen;

“o semavî bürhan-ı kudsînin yerde bir bürhanı Resâil-in-Nur’dur

Sözler, 645-646’da geçen; “Nur Risaleleri de 23 senede tamamlandı.”

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 199’da geçen; &nbs p;

“ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fî kitâbin mubînin” sırrıyla, Kur’anda elbette bu istikametli tefsirinin istikametine işaret var. Evet var. Kur’an o tefsirine hususî bakıyor.”

( Söz konusu ayet madem Nur Risaleleri’ne işaret etmektedir, başka risalelere, başka kitaplara… da işaret etmektedir.İslâm fukahası, söz gelimi beş vakit namazın kaçar rekât olduğunu bile Kur’an’da bulamamışlarken; Said Nursî kendi adını, doğum tarihini, risalelerinin isim ve yazılış tarihlerini onda bulabilmiştir!… Demek fakihler aramayı bilememişler!…)

Zülfikar Mecmuası, 433’de geçen;

“İslâmiyet güneşinin doğuşundan tam öndört asır sonra, senin gibi ulvî ve İlâhî ve arşî bir nurun tekrar ve yeniden, bahusus bu son asırda, hem Türk elinde ve hem de Türk dilinde doğması, acaba kimin hatır ve hayalinden geçerdi? Bu ne büyük bir ni’met bizlere ve bu asır halkı için ne bahtiyarlık Yârabbi!.

Türkçemiz seninle iftihar edip dolmakta, kabarıp şişmekte ve her lisan üstüne bağdaş kurup oturmaktadır.”

Şuâlar, 241’de geçen;

“(…) Risale-i Nur’a hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur’an’a bağlanmış ve Kur’an dahi arş-ı a’zamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın ve o kuvvetli ipleri çözsün.”

Müdâfaalar, 104’te geçen;

“Risale-i Nur’un arkasında otuzüç âyât-ı Kur’aniye işârâtı ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahu Anh’in üç kerâmât-ı gaybiye ile ihbârâtı ve Gavs-ı A’zâm’ın sarahate yakın şehâdeti var. Ona hücûm, bunlara hücûmdur.”

Alıntı yaptığımız bu cümlelerde anlatılmak istenenler düpedüz Kuran-ı kullanarak Risaleleri kutsallaştırmak değil midir? Bu iddia yeni bir din, yeni bir ilahi kitap ve yeni bir peygamber demek değil midir? Bu İslam’a göre küfür değil midir?

Kur’an’da Hz.Muhammed’e açıklanmadığı halde Said Nursi’ye açıklanmış gizli gerçekler var mıdır? Risalei Nur; Kur’an’nın gizli gerçeklerinin arştan inen kesin delili midir?

Şualar, Birinci Şua, Yirmi dördüncü Ayette geçen; “Kur’an’ın gizli hakikatleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor!!…”

Kastamonu Lâhikası, 231, Yirmiyedinci Mektubda geçen; “Risale-i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakâik-ı Kur’aniyenin muammalarını keşfetmiştir ki; her bir tılsımın bilinmemesinden çok insanlar şübehata ve şükûke düşüp, tereddüdlerden kurtulmayıp, bazan îmanını kaybederdi. Şimdi, bütün denizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler.”

Şualar, Birinci Şua, Yirmi ikinci Ayet ve Ayetler, c. I, s. 841’de geçen;

“Resailin Nur denilen otuz üç aded Söz ve otuz üç aded Mektub ve otuz bir aded Lem’alar, bu zamanda, Kitabı Mübin’deki âyetlerin âyetleridir”.

Bu iddiaları ileri sürenlere göre; Said Nursi yeni bir peygamber, Risaleler ise yeni bir ilahi kitap, Kur’an sırlarla dolu açıklanmamış gizli bir kitap, Risale-i Nur’lar imanı kurtaran kitap, Hz.Muhammed ise Kur’an’ın sırlarından habersiz veya haberi varsa bunları ümmetten saklamış bir peygamber olur ki böyle bir iddia küfürdür.

Risalei Nur denen kitaplar kusursuz, eksiksiz, izaha ihtiyacı olmayan ve mükemmel bir kitap mıdır?

Barla Lahikası, Yirmi Yedinci Mektub ve Zeyilleri, c. II, 1415. de geçen;

“Mübarek Sözler şübhesiz Kitabı Mübin’in nurlu lemeatıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde kusursuz ve noksansızdır”.

Barla Lâhikası, 56’da geçen;

“Kimin haddidir ki, bu Nurlarda yanlışlık bulsun. (…) Onun için bir harfe dokunmayı azîm bir günah işliyorum telâkki ediyorum.”

Barla Lâhikası, 194’de geçen;

“Kimin haddi var ki, risâlelerin birisine el uzatsın veyahut bir sahifesine dil uzatsın, veyahut bir cümlesini tenkid etsin, veyahut bir kelimesine, hatta bir harfine ve belki bir noktasına itirazda bulunsun.” (Malumdur ki, Kur’an’ın bazı harflerinde, hatta kelimelerinde ve vakıf (duraklama) yerlerinde, dolayısıyla noktalamasında çeşitli ihtilâflar vardır. Buna karşın Nur Risaleleri’nin noktasına bile itiraz edilemez, bir harfine bile dokunmak büyük bir günahtır)

Rehberler, 194, Hanımlar Rehberi’inde geçen;

“ Risale-i Nur, yer yüzünde emsaline rastlanmıyan ve bundan sonra dahi rastlanmasına imkân olmıyan bir derya-yı îmân ve bir tevhid hazinesidir.”

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 199’da geçen;

“Ey Risale-i Nur! (…) Bütün eller ve dillerde kemâl-i iştiha ve iştiyakla dinlenip okunacak ve yazılıp yayılacak en tatlı ve en halâvetli, en câzibedar ve en revnekdar yegâne eser-i metin ve nûr-u mübîn ancak sensin!

Bu iddialar hangi cesaretle söylenmektedir. Kur’an-ı Kerim’e iman etmiş bir Müslüman için; Kur’an dışında kusursuz, tam ve mükemmel bir kitap olabilir mi? Bu iddia insan eliyle yazılmış bir kitap için fuhşiyat/ aşırı gitmek değil midir? Bu görüşler kişiyi şirke, küfre götürmez mi?

Bu devirde; “Urvet-ül vüska”, yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” (Allah’ın ipi) olan kitap Kuran mıdır yoksa Risalei Nur mudur?

Şualar, On Birinci Şua, c. I, s. 985.de geçen;

“Risale-i Nur bu asırda, bu tarihte bir “urvet-ül vüska”dır. Yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” yani Allah’ın ipidir.”

Âsâ-yı Mûsa, 82’de geçen;

“Buna rağmen bizzat Kur’an-ı Kerim, Risaletu’n-Nur’un çok muhkem, kopmaz bir zincir ve bir “Hablullah” olduğunu “Ona (Nur Risaleleri’ne) elini atıp yapışanın necat bulacağını” mana-yı ********yle haber verir.” cümlelerine ne demeli? Yorumu siz yapın!!

Müslümanların şeriat, dua, ve ibadet kitabı Kuran mıdır, yoksa Risaleler midir?

Emirdağ Lahikası I, c. II, s. 1719. de geçen “Risale-i Nur’un menşur-u hakikatında tam tecelli ettiğinden, hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emr-ü davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı hakikat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem bir kitab-ı mantık, hem bir kitab-ı İlmi Kelâm, hem bir kitab-ı İlmi İlahiyat, hem bir kitabı teşviki san’at, hem bir kitabı belâgat, hem bir kitabı isbat-ı vahdaniyet; muarızlarına bir kitab-ı ilzam ve iskâttır”. Cümlesi Said Nursi’nin Risalelerini Kur’anlaştırma çabaları değil midir?

Bu devirde Müslümanlar Kurana mı yoksa Risalelere mi muhtaçtır? Müslümanların tekrar tekrar okuması gereken kitap Kuran mı yoksa Risaleler mi?

Kastamonu Lâhikası, 73’te geçen;

“Risale-i Nur, hakaik-ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, îman-ı hakikîye îsal eder. Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risale-i Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.”

İctimâi Reçeteler II, 193’te geçen;

“Hem şu hakikat zahir ve bahirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa, Risale-i Nur’un ve Müellifinin talebesidir; Risale-i Nur’u okumak zaruret ve ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse kendini aldatan enaniyetine boyun eğip, Risale-i Nur Külliyatını okumazsa büyük bir mahrumiyete düçar olur.”

Bediüzzaman Said Nursî, 666’da geçen;

“Bütün bunlar, Risale-i Nur’un dünya çapında muazzam bir boşluğu doldurmakta olduğunun delil ve emareleri değil midir? Bütün beşeriyet, Kur’âna ve dolayısiyle asrımızda onun mânevî i’cazını ispat ve beyan eden Risale-i Nur’a muhtaçtır.” Cümlelerinde geçen telkinler Müslümanların, Kur’an’ı suiistimal eden Risalelere muhtaç olduğunu ortaya koymaktadır.

Zamanımızda İmanı kurtarmanın veya kurtuluşun tek yolu Nur cemaatına girip Risaleye mi tabii olmaktır?

Emirdağ Lâhikası (1), Mektup No: 81, c. II, s.1733. de geçen;

“Bu acip ve dehşetli ve hiç misli görülmemiş devirde, hususan ehl-i imanın çok sarsıntılar geçirdiği ve çok dehşetli düşmanlar karşısında bulunduğu ve küfr-ü mutlak ateşinin mahallemizi sardığı bir zamanda, ancak ve ancak, güvenimizin en müstahkem, kavî, yıkılmaz, sarsılmaz tahkimatı olan Risale-i Nur’un nurânî siperlerine iltica etmekle ve onun daire-i kudsiyesine dehalet etmekle kurtulacak ve imanınızı kurtararak, idam-ı ebedî zannettiğiniz ölümü bir hayat-ı bâkiyeye tebdil edeceksiniz”.

Rehberler, 134, Gençlik Rehberi’nde geçen;

“Evet bu asırdaki insanları saadete kavuşturacak eser ancak Risale-i Nur’dur. Bu hüküm Nur Risalelerini okuyanların kat’i bir hükmüdür. (…) Nasıl Kur’an-ı Kerim’e sarılanların dünya ve âhiretleri mamur olursa; O’nun parlak ve yüksek bir tefsiri olan Risale-i Nur’u okuyup amel edenler de hakiki saadete erişeceklerdir.”

Bediüzzaman Said Nursî, 277, Kastamonu Hayatı’nda geçen;

“(…) işaret ve beşaret-i Kur’aniyede ifade eder ki: “Risale-i Nur dâiresi içine girenler, tehlikede olan îmanlarını kurtarıyorlar ve îmanla kabre giriyorlar ve Cennete gidecekler.” diye müjde verirler.”

s. 312’de geçen;

Evet, Risale-i Nur’un bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice-i muhakkakası, her şeyin fevkindedir; Başka şeylere ve makamlara ihtiyaç bırakmıyor.

Birinci Neticesi: Sadakat ve kanaatla Risale-i Nur dairesine giren, îmanla kabre gireceğine gayet kuvvetli senetler var.”

Kastamonu Lâhikası, 47’de geçen;

“fefi’l-cenneti hâlidîne” âyetinin sırrıyle, “Risale-i Nur talebeleri, îman ile kabre gireceklerdir” tebşîratının (…)” Cümlelerde Said Nursi; kurtuluşun, cennetin, gerçek saadetin yolu olarak Risalelere sığınmayı, kutsal cemaatine girmeyi, Kur’an’la yetinilmeyip Risalelere tabi olunması gerektiğini söylemektedir.

Risalelerin yolunda çalışmak, hizmet etmek günahlara kefaret midir?

Sikke-i Tasdik-i Gaybî, c. II, s. 2061. de geçen;

“Kur’an lemeatlarına ve dellâlı bulunan Risale-i Nura değil ilişmek, tamamiyle terviç ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günahlara keffaret ve gelecek müdhiş belâlara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.” Cümlesiyle Said Nursi af olmanın yolu olarak Risale propagandasını ve yazımını göstermektedir.

Risale-i Nur; bela ve musibetleri def edip kendisine itiraz edenlerin başlarına bela veya musibetler getirir mi?

Şuâlar, 308-311, Onüçüncü Şua’da geçen;

“İşte Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri uzun senelerdenberi “zındıklar Risale-i Nura dokunmasınlar ve şakirdlerine ilişmesinler. Eğer dokunurlar ve ilişirlerse, yakından bekliyen felâketler, onları yüz defa pişman edecek,” diye Risale-i Nur ile haber verdiği yüzler hadisat içinde işte zelzele eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört hakikatlı felâket daha…Bütün arkadaşlar lâ ilâhe illallah zikrine devam ediyorduk. Zelzele bütün şiddetiyle devam etmekteydi. O sırada hatırımıza geldi, Risale-i Nur’u aşkla ve bir saikle üç-beş defa şefaatçi ederek Cenab-ı Hak’tan halâs ettik.(Bu apaçık şirk değil midir?) Elhamdulillah derhal sakin oldu…Zındıka tarafdarları mübarek Üstadımızın ihbarları olan ve Risale-i Nur’un büyük kerametlerinden olup… zelzele eliyle gelen beliyyelere ehemmiyet vermek istemiyorlardı.”

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 270’de geçen;

“Şimdi tam tahakkuk etti ki; zelzele, Risale-in-Nur ile alâkadardır. …bu şiddetli zelzelenin gelmesi gösteriyor ki; Risale-i Nur, bir vesile-i def’-i belâdır… tatile uğradıkça belâ fırsat bulup gelir.”

Kastamonu Lâhikası, 14’de geçen;

“Kardeşlerim, bu zelzele benim itikadımca Şakk-ı Kamer gibi bir mu’cize-i Kur’an’dır. En mütemerridi dahi tasdike mecbur eden bir vaziyete girdi.”

Bediüzzaman Said Nursî, 557, Afyon Hayatı’nda geçen;

“ Pek çok tecrübelerle ve hâdiselerle kat’î kanaat verecek bir tarzda Risale-i Nur’un ağlamasiyle, ya zemin titrer veyahut ağlar. Gözümüzle çok gördüğümüz ve kısmen mahkemelerde dahi isbat ettiğimiz gibi, tahminimce, bu kış, emsalsiz bir tarzda bidayette yaz gibi gülmesi, Risale-i Nur’un perde altında teksir makinesiyle gülmesine ve intişarına tevafuku ve her tarafta taharri ve müsadere endişesiyle tevakkufla ağlamasına, birdenbire kış, dehşetli hiddeti ve ağlamasiyle tetabuku, kuvvetli bir emaredir ki, hakikat-ı Kur’aniyenin bu asırda parlak bir mu’cize-i kübrasıdır. Zemin ve kâinat onun ile alâkadar.” (Risale için asfalt-yer ağlamış bee!)

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 35’te geçen;

“Risalet-ün-Nur’un intişarına karşı gelen düşman ve casuslara mukabil bir tek fare çıktı, planlarını zîr ü zeber etti.”(Hayret abartının bu kadarına..Risale farelerin eline kalmış!)

Şuâlar, 361-362, Ondördüncü Şua’da geçen;

“Her ihtimal var ki; mübarek soba, benim teessüratımı ve tazarruatımı dinliyen tek ve menfaatli arkadaşım bana haber veriyor ki: “Bu zindan ve hapishaneden gideceksin, bana ihtiyaç kalmadı…” (Said; sobayla konuşup sobadan alıyor haberi!!)

Şuâlar, 413, Ondördüncü Şua’da geçen;

“ Aynı saatte, ağır penceremiz adeta sebepsiz kablarım ve şişelerim ve yemeklerim üzerine düştü. Biz tahmin ettik ki, hem camlar, hem bütün şişe ve bardaklarım kırıldılar ve içlerindeki taamlar zâyi’ oldular. Halbuki, hârika olarak hiçbir kırık ve zâyiat olmadı. Yalnız bana hediye gelen pişirdiğim et döküldü. Fakat Nur’un namzed yeni talebelerine kısmet oldu, benim de hediye kabul etmemek olan kaidemi muhafaza etti ve birinci hâdiseye hârikalığıyle tasdik edip imza bastı.” (Kapların, şişelerin ve yemeklerin dökülmesi Saidin doğruluğuna delil!!)

Lem’alar, 246, Yirmialtıncı Lem’a’da geçen;

“Risalet-ün-Nur şâkirdlerinin, hüsn-ü hizmetine acele bir mükâfat gördükleri gibi, hizmette kusur edenler dahi tokat yediklerini, Isparta’da olduğu gibi burada dahi gözümüzle gördük. Hacı Osmanla gelince, kapı güya lisan-ı hâl ile ona demiş ki: “üstadım seni kabul etmeyecek fakat ben sana açılacağım” diyerek arkasından sürgülenmiş kapı kendi kendine Mustafaya açılmış. Demek üstadımın onun hakkında, “Mustafa istikbale lâyıktır” diye söylediği sözü istikbal gösterdiği gibi, kapı da buna şahid olmuştur. Evet Husrevin yazdığı doğrudur, tasdik ediyorum. Kapı bu mübarek Mustafayı benim bedelime hem istikbal etti, hem de kabul etti. Said Nursî” (Kapıları konuşturan bir mucize!! Ve Said bunu tasdik ediyor??)

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 39-40’da geçen;

“Üstadımız diyor ki: “Benim de kanaat-ı kat’iyyem çok tecrübelerle gelmiş ki, ben Risalet-ün-Nur’un tashihatiyle meşgul olduğum zaman, pek zâhir bir tarzda hem rızkımda bereket, hem suhulet görüyordum. Ne vakit çalışmazsam, o hali göremiyordum.” (Haşa Rezzak Risale olmuş!!)

Şuâlar, 322-323, Onüçüncü Şua’da geçen;

“ Ona “Meyve”deki gençlik ve namaz mes’elelerini okudum ve dedim: Kumar oynama, namaz kıl. Kabûl etti. Fakat haylazlık galebe etti, namaz kılmadı, kumar oynadı. Birden, hiddet tokadını yedi. Üç-dört def’ada daima mağlûb oldu, fakir hâliyle beraber kırk lira ve sako ve pantolonu kumara verdi, daha aklı başına gelmedi. Bu gibi tokatlar daha var; fakat kâğıt bitti, mâna da bitti. Said Nursî”

Cümlelerde değindiğimiz ve değinemediğimiz onlarca saçma sapan iddialara dinî bir cevap veremiyoruz, söyleyecek söz bulamıyoruz. Sadece şunu soralım Nurculara; Üstadınızın tutuklandığı veya Nurculuğunuz yüzünden size menfi bir şey yapıldığı veyahut üstadınız öldüğü gün güneş veya ay tutulsaydı; siz de üsve-i hasene şanlı Resul (s.a.v.) gibi mertçe “güneşin veya ayın tutulmasının bu olaylarla bir alâkası yoktur” diyebilir miydiniz?

“Risalei Nur” darda kalanlara ve günahkârlara yardım eder mi?

Sikke-i Tasdik-i Gaybî s.2102 de geçen bir şiirde:

“Cürmümüzle külhan gibi pürnârız, Dert elinden hem her gün zâr u zârız. Affet bizi madem sana hep yârız, Ey nur-u rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur! Çevrildi ateşle bu koca dünya, Bir cehennem gibi kaynadı derya. Yetiş imdada ey şâh-ı evliya! Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur!”

Bu şiir Kuran’a göre şirktir. Çünkü af istenecek, sığınılacak, yardım istenecek Risale değil Allah’tır; alemlerin rahmet nuru Risaleler değil Kur’an-ı Kerim’dir.

Risale-i Nur’un manevî kişiliği (her kimse artık!!), ve talebelerinin manevi kişiliği Gavs-ı Âzam mıdır?

İslama göre “Gavs” (kendisine sığınanlara yardım eden) sadece Allah ‘tır. Aksi inanç ise şirktir. Fakat Kastamonu Lâhikası 121.Mektup ta geçen cümlede Said-i Nursi yardım için şöyle diyor:

“Ben, eskide, Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsini, o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı Âzam’da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, “Ferdiyet” dahi bulunduğundan, âhirzamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet makamının mazharıdır” (Bu inanç düpedüz şirktir.)

Risaleler itfayeciler gibi yangına engel olabilirler mi?

Emirdağ Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup, c. II, s. 1723. de geçen:

“ bîçare Ceylan yanıma geldi, dedi: “Biz yanıyoruz, mahvolduk.” Ben de iki gün evvel mağazalarında bulunan Âyet-ül Kübra’nın bir kısım matbu’ nüshalarını yanıma getirmek için söyledim, fakat getirmedi. Demek o ateşi söndürmek için orada kalmıştı. Ben de Risale-i Nur’u ve Âyet-ül Kübra’yı şefaatçı yapıp: “Ya Rabbi kurtar” dedim. Üç saat o dehşetli yangın hücumunda bütün o büyük daireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları bütün yaktı, yıktırdı. Risale-i Nur’un ve Âyet-ül Kübra’nın hıfzında (korumasında) olan mağazaya kat’iyyen ilişmedi ve altındaki şakirdin dükkânı da müstesna olarak sağlam kaldı.” Sözleriyle Said Nursi Risalelerin yangına engel olduğunu, mağazayı koruduğunu iddia ederek şirk işlemiyor mu?

Risale-i Nur’daki uydurma Hadisler ve Said-i Nursi’nin Hadis Uydurmacılığı

Yirmisekizinci Lem’a’da geçen; “Ben ilmin şehriyim Ali’de onun kapısıdır.”

Nur Risaleleri’nde “Keramet-i Aleviye” diye sunulan zırvaların temel dayanağı, işte bu hadistir.

Sözler, 269, Yirmiikinci Söz’de geçen;

“Büyük bir nur lâmbası, Güneştir ki; arzın şarktan geri dönmesiyle yeniden güneşin görünmesi, kucağında Peygamberin (A.S.M.) yatmasiyle ikindi namazını kılmayan İmam-ı Ali (R.A.) o mu’cizeye binaen ikindi namazını edâen kılmış.” (Dünya tersine dönmüşşşşşşş!)

Mu’cizat-ı Ahmediyye/Onüçüncü İşaret’te geçen;

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namaz kılarken, hırçın bir çocuk, namazını kat’edip geçtiğinden, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ﻩﺮﺜﺍ ﻊﻁﻗﺍ ﻢﻬﻟﻟﺍ demiş. Ondan sonra çocuk daha yürümemiş öyle kalmış, hırçınlığının cezasını bulmuş.” (Peygamberimize atılan iftira)

Kastamonu Lâhikası, 35, Yirmiyedinci Mektubda geçen;

“Ben namaz tesbîhatının âhirinde otuzüç def’a kelime-i tevhîd zikrederken birden kalbime geldi ki: Hadîs-i Şerîf’te “Bâzen bir saat tefekkür, bir sene ibadet hükmüne geçer.” Risalet-ün-Nur’da o saat var, çalış o saati bul, ihtar edildi.” (işi gücü bırak Risale-i Nur’la uğraşşşşş!)

Mektubat, 410, Yirmidokuzuncu Mektup’ta geçen;

“Bir rivayette, lisanı ehli cennetten sayılan Farisi lisanı….” (Eyvah Farsça bilmeyenler yandı!)

Mektubat, 381-382, Yirmidokuzuncu Mektub’ta geçen;

“ Hadîsin rivayetlerinde var ki: Cenâb-ı Hak nefse demiş ki: “Ben neyim, sen nesin?” Nefis demiş: “Ben benim, sen sensin” Azab vermiş, cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş: “ENE ENE; ENTE ENTE”. Hangi nevi azabı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş. Sonra açlık ile azab vermiş. Yâni aç bırakmış. Yine sormuş: “MEN ENE VEMA ENTE” Nefis demiş: “Sen benim Rabb-ı Rahîmimsin, ben senin âciz bir abdinim…”( Said-in Allah’a ve peygambere attığı iftira!!)

Şuâlar, 48, Üçüncü Şua’da geçen;

“Kur’an’dan ve münâcât-ı nebeviye olan Cevşen-ül-Kebîr’den aldığım bu dersimi,..

( Said; peygambere ait dediği bu cevşen hakkında maalesef hiçbir kaynak gösterememiştir.)

Şuâlar, 484, Onbeşinci Şua’da geçen;

“Binbir Esma-i İlâhiyyeye sarîhan ve işareten bakan ve bir cihetle Kur’an’dan çıkan bir hârika münâcât olan ve mârifetullahda terakki eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkınde bulunan ve bir gazvede “Zırhını çıkar onun yerine bu Cevşeni oku” diye Cebrail vahy getiren “Cevşen-ül-Kebîr” münâcâtı içindeki hakikatlar ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler,”(Ey Said! nerde bu vahiy dediğin iftiranın kaynağı)

Kastamonu Lâhikası, 130, Yirmiyedinci Mektubda’da geçen şu sözdür:

Birden bu gelen Hadîs-i Şerif ihtar edildi: “Ahir zamanda, ihtiyâre kadınların samimî dinlerine ve kuvvetli itikadlarına tâbi olunuz.” (Kur’ana değilde ihtiyar kadınların dinlerine!!!)

Mektubat, 165, Ondokuzuncu Mektub’da geçen;

“Mi’rac gecesinin sabahında (…) Hem Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Kureyş’e demiş ki: “Yolda giderken, sizin bir kafilenizi gördüm; kafileniz yarın filân vakite gelecek. Sonra o vakit kafileye muntazır kaldılar. Kafile bir saat teehhür etmiş. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarı doğru çıkmak için, ehl-i tahkikın tasdikıyla, Güneş bir saat tevakkuf etmiş. Yâni Arz, O’nun sözünü doğru çıkarmak için; vazifesini, seyahatını bir saat tâtil etmiştir ve o tâtili, Güneş’in sükûnetiyle göstermiştir.” (Said attığı iftirayla güneşi durdurduuuu!)

Lem’alar, 272, Yirmisekizinci Lem’a’da geçen;

Said Nursî, Hacc suresinin 73. ayetinin tefsirinde, ayetin metninden sonra şöyle diyor:

“….Nemrud’u mağlub eden ve Hazret-i Musâ (A.S.) onların ta’cizlerine karşı müştekiyâne: “Ya Rab, bu muacciz mahlukları ne için bu kadar çoğaltmışsın?” deyince ilhamen cevap gelmiş ki: Sen bir def’a sineklere itiraz ettin, bu sinekler çok defa sual ediyorlar ki: “Ya Rab, bu koca kafalı beşer seni yalnız bir lisan ile zikr ediyor. Bazı da gaflet ediyor. Eğer yalnız kafasından bizleri halk etse idin, binler lisan ile sana zikredecek bizim gibi mahluklar olurlardı,” diye …” (Bu da Hz. Musa’ya attığı iftira)

Şuâlar, 228, Onbirinci Şua’da geçen şu;

“Hem meselâ küre-i arzın nevileri adedince başlar ve o nevilerin fertleri sayısınca diller ve o ferdlerin âzâ ve yaprak ve meyveleri mikdarınca tesbihatlar yaptığı için elbette o haşmetli ve şuursuz ubûdiyet-i fıtriyeyi bilerek, şuurdarâne temsil edip dergâh-ı ilâhiyeye takdim etmek için kırkbin başlı ve her başı kırkbin dil ile herbir dil ile kırkbin tesbihat yapan bir melek-i müekkeli bulunacak ki, ayn-i hakikat olarak muhbir-i sâdık haber vermiş.” (Said’in Melekler hakkında ki iftirası)

Hz. Peygambere isnat edilen bütün bu rivayetlerin kaynağı nedir? Bu haberler, hangi hadis kitabında geçmektedir? İşkembeyi kübradan atmak kolay!!

Sözler, 233, Yirminci Söz’de geçen;

(…) Nil-i mübârek, Dicle ve Fırat gibi ırmaklar, (…) hadiste rivayet ediliyor ki: “O üç nehrin herbirine Cennetten birer katre her vakit damlıyor ve ondan bereketlidirler.” Hem bir rivayette denilmiş ki: “Şu üç nehrin menbaları, cennettendir.”(Sait Dicle’yi hadise eklemiş)

Mektubat, 104, Ondokuzuncu Mektub’da geçen;

“Sonra ehl-i keşfin tasdikıyla; yetmiş def’a Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm temessül edip, yakaza hâlinde O’nun sohbetiyle müşerref olan Celâleddin-i Suyutî gibi allâmeler ve muhakkikler ehâdis-i sahîhanın elmaslarını, sair sözlerden ve mevzuattan tefrik ettiler.”

(Keşif yolunu kabul edince , bu durumda; bazı mülhitlerin, fikirsizlerin, hıfzsızların, bilgisizlerin karıştırdıkları uydurma hadisleri o büyük muhaddislerin ayırmalarının ne kıymeti kalır?! Onlar ayırsınlar, siz Resule sorup (!) onların ayırdıklarını tekrar sokuşturun… Bundan daha kötü ne olabilir ki! )

Şuâlar, 433; Müdâfaalar’da Peygamberimize şöyle iftira atmaktadır:

“Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, bazı hâdislerle Ümmet-i Muhammediyenin ömrünün binbeşyüz seneyi pek geçmiyeceğini söylüyor.”

http://www.aliumuc.com/?sf=13


7 Yanıt, “Risale-i Nur’da tehlikeli sözler !”


  1. Nisan 29, 2008, 9:21 am üzerinde

    Bilmeyenlere… Önyargılı olanlara… Yanlış Tanıyanlara…

    1876 – 1960 yılları arasında yasamış bir alim bir zat`dir …

    Ülkemizde ve ülkemiz dışında milyonlarca insan onun Risale-i Nur isimli tefsirinden istifade etti. O hep nurlar vadisinde gezdi , karanlık vadilerde gezenler, yarasanın ışıktan hoşlanmaması misali bu nurdan rahatsızlık duydu, ama o hiç aldırmadı…
    “Elimizde nur var, topuz yok. Nur kimseyi incitmez, ışığıyla okşar”(1)
    dedi .ve yoluna devam etti ….
    Bediüzzamanin en belirgin vasfı, Kur’an müfessiri olmasıdır. Bu konuda şöyle der:
    “Kur’an-ı Hakîm’in dergâhında, bir dilenci hâdim hükmündeyim.” (2)
    “Derd benimdir, deva Kur’anındır.” (3)
    Yazmış olduğu Risale-i Nur Kulliyatı ayetlerin ve hadislerin yorumundan ibarettir. Risaleler müstakil bir dava olmayıp, İslam davasının izah ve isbatından ibarettir.
    Üstad çağın gerekelrini anlamış ve ona göre hizmetini yapmış islam alimidir …
    Bazıları bu zamanın şartları ile eski zamanın şartlarını birbirinden ayırt edememişler, adeta zamanımıza gelememişlerdir, o bu konuda su veciz ölçüyü koymuş :
    “Eski hal muhal…Ya yeni hal veya izmihlal!”(4)
    Yani zaman değişmiştir, zamanın çarklarını geriye doğru çeviremeyiz, ya yeni hale uyum sağlanacak veya durum çok vahim olacaktır…
    Eski devirlerde bileği kuvvetli olan galip gelirmiş. Ama artık günümüzde bilim ve fen ön plana çıkmış kaliteli aydın bir insan, sıradan binlerce kişiye bedel olabilir. Kim daha ziyade bilim ve fenne dayanırsa o galip gelir.
    Yabancılar bununla bize galip geldiler, artık sadece kalbin cesur olması yetmemektedir. Geleceğe yatırım yapılmalı…
    Ahirzaman; manen kış mevsimdir, pek çok alim bu kışın şiddetinden feryad eder, ama nedense kıştan sonra gelecek bahara bir hazırlık yapmazlar. Bediüzzaman ise şöyle der;
    “Çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir.”(5)
    Bazı alimler vardir , kendi köşelerinde kalmış ilmini pek başkaları ile payşamamış , Bediüzzaman ise hizmet adamıdır oda şöyle der:
    “Bir adamın kıy­meti, himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek ba­şıyla küçük bir millettir.”(6)
    Bizler sosyal varlıklarız, hayvan gibi postlarla yaşayamadığımızdan toplum içinde yaşamaya mecburuz. Tabi toplum içinde yaşamanın kolaylıkları olduğu gibi, zorlukları da elbet vardır, insansak eğer kendi çapımızda başkalarını düşünmekle mükellefiz.
    Bediüzzaman ise bir alim olarak şöyle der;
    “Âlim olan mazur değil­dir.”(7) “İlim itibariyle insanlara bir menfaat dokundurmak için şer’an hizmete mükellef olduğumdan, hizmet etmek isterim.” (8)
    Bu sözü ile hizmet etmeyi bir görev olarak görür. Arı için bal yapmak ne kadar doğalsa, Bediüzzaman için de Kur’an’a hizmet etmek, insanları aydınlatmaya çalışmak o derece doğaldır. Ama nedense bazıları , Bediüzzaman’a önyargı ile bakmışlar, o ise şöyle cevap vermiş;
    “Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok.”(9) “Ben başka maksaddayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış.”(10)
    Halbuki içimizden birisi olan Bediüzzaman, bir batıl yolu sormuyorum arkadaş arıyorum! der. kendisine mürid değil dava arkadaşı aramıştır hep, çevresindekileri her söylediğini anlamadan, düşünmeden onaylayanlar değil de, araştırmacı olarak yetiştirmek istemiş ve bu konuda şunları söylemiş; Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görü­nür. Yahut bâtılı hak görür.
    Evet, kimse demez ‘ayranım ekşidir.’
    Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zîrâ çok silik söz ticarette geziyor.
    Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyo­rum.
    Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz.
    İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.”(11)
    Bazi (a ve b ) şahıslar kendilerini kusursuz göstermek için nefeslerini sarf ederken, o ise şöyle der;
    “Ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum.”(12)
    Eger istese idi dunyada saltanat surebilirdi , ama o sade bir hayati tercih etmis , hediye kabul etmemesi de buna guzel bir ornek .
    Aslindna hediyelesmek sunnettir ama bazi durumlarda hediye almamak isabetli olur . Neden hediye almadigi sorusuna su cevabi vermis ;
    “Hz. Peygamber zamanında hediye gerçekten hediye idi. Ama günümüzde rüşvet haline geldi.” (13)
    Almama sebebi ise:
    “Mühim bir tüccar dostum otuz kuruşluk bir çay getirdi, kabul etmedim.
    “İstanbul’dan senin için getirdim, beni kırma” dedi. Kabul ettim, fakat iki kat fiatını verdim.
    Dedi:
    “Ne için böyle yapıyorsun, hikmeti nedir?”
    Dedim:
    Benden aldığın dersi, elmas derecesinden şişe derecesine indirmemektir. Senin menfaatin için, menfaatimi terk ediyorum. Çünkü dünyaya tenezzül etmez, tama’ ve zillete düşmez, hakikat mukabilinde dünya malını almaz, tasannua mecbur olmaz bir üstaddan alınan ders-i hakikat elmas kıymetinde ise,
    Sadaka almaya mecbur olmuş, ehl-i servete tasannua muztar kalmış, tama’ zilletiyle izzet-i ilmini feda etmiş, sadaka verenlere hoş görünmek için riyakârlığa temayül etmiş, âhiret meyvelerini dünyada yemeğe cevaz göstermiş bir üstaddan alınan aynı ders-i hakikat, elmas derecesinden şişe derecesine iner.
    İşte sana manen otuz lira zarar vermekle, otuz kuruşluk menfaatimi aramak, bana ağır geliyor ve vicdansızlık telakki ediyorum. Sen madem fedakârsın; ben de o fedakârlığa mukabil, menfaatinizi menfaatime tercih ediyorum, gücenme!
    O da bu sırrı anladıktan sonra kabul etti, gücenmedi.”(14)
    Onun bir sefkat insani oldugunu hastalar risalesinde anlamak mumkundur :
    “Sizin en ihtiyarınız her ne kadar zahiren benden yaşlı ise de, manen ben onlardan daha ziyade ihtiyarlığımı tahmin ediyorum. Çünki fıtratımda rikkat-ı cinsiye ile acımak hissi ziyade bulunduğundan, kendi elemimden başka binler kardeşlerimin elemlerini de o şefkat sırrıyla çektiğimden, yüzler sene yaşamış gibi ihtiyarım.
    Ve siz ne kadar firak (ayrılık) belasını çekmiş iseniz, benim kadar o belaya maruz kalmamışsınız.
    Çünkü oğlum yoktur ki yalnız oğlumu düşüneyim. Bendeki fıtrî olan bu ziyade acımaklık ve şefkat, binler Müslüman evlâdlarının, hattâ masum hayvanların teellümlerine karşı dahi bir rikkat, bir elem, o sırr-ı şefkat ile hissediyordum.
    Hususî bir hanem yoktur ki fikrimi yalnız ona hasredeyim; belki bu memleket ile ve belki âlem-i İslâmın kıt’asıyla hanem gibi, hamiyet-i İslâmiye noktasında alâkadarım. Ve o iki büyük hanedeki dindaşlarımın elemleriyle müteellim ve firaklarıyla mahzun oluyorum!”(15)

    Bir aile reisinin kendi ev ve evladiyla alakadar olmasi gibi, Bediüzzaman bütün vatan evladini kendi cocuklari ve tüm islam duyasini kendi evi olarak kabul etmis.
    1952 de Esref Edip ile bir roportajinda ifade ettigi su cumleler bize muhim ipuclari sunar
    “Bana ıztırap veren, yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir… Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!
    Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.
    Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!
    Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum.”(16)

    Bazilari cihad i savas olarak goruyor, cihad denildiginde savas anlasalarda , cihad savas demek degildir !cihad cehdetmek gayret gostermek anlaminda ,
    Bediuzzaman ulke dahilinde yapilacak cihad ile, dis dusmanlara karsi yapilacak cihadi birbirinden ayirir, distan bir ulke saldirdiginda silahla karsilik verilir ve savasilir ama ilke genelinde yapilacak cihad ise manevi bir mucadaledir . Ustad in ifadesiyle ise soyledir :
    “Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz…Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.
    Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir… Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir… Vazifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.
    Hariçteki cihad başka, dahildeki cihad başkadır.
    Biz bütün kuvvetimizle dahilde ancak âsâyişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz.”(17)Yani musbet hareket bunuda soyle ifade etmis :
    “Aziz kardeşlerim, Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir.”(17)
    “Din dahilde menfi bir tarzda istimal edilmez.”(18) (Yani din ülke içinde menfi olaylara alet edilemez.)
    Burda yapilmasi gereken insanlara dini meylettirmek ,tesvik etmek ve dini gorevlerini hatirlatmak yoksa DINSIZSINIZ dense onlari tecavuze sevkeder .
    Din kimsenin tekeli altinda degildir , herkesin hak didnen fayda etmesi hem hakki hemde gorevidir , musbet hareketin bize ogrettigi ise kahrolsun demek yerine bir mum yakmayi ogretir batillara sovmek yerine ALLAH in adini anmayi ders verir .
    Musbet hareketi meshur bir ornekle aktaralım :
    Ruzgar ile Gunes yolda giden bir adamin sirtindaki paltoyu cikarmak icin bahse girmisler , once ruzgar denesmis gittikce suratini artirarak adamin paltosunu cikarmaya calismis , o siddetini artirdikca adam paltosuna daha cok sarilmis .Ardindan gunes devreye girmis hareketini acizik artirmasi adamin paltoyu cikarmasina yetmis .
    Iste musbet haraket temsildeki gunesin haraketine benzer ilk bakista ortada bisey yoktur , ama sonuca baktigimizda sonuc muhtesem …Islam in guzelligini en guzel sekilde temsil ve teblig etmek bu layiki ile yapildiginda tipki ustad gibi dunyanin her tarafinda nice insanlar gruplar halinde islama kosacaklardir
    Ustad in su cumlesi ise konuyu noktalayalim insallah:
    “Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz… Şimdi ekilen tohumlar, zemininizde çiçek açacak­tır.”(19)
    Yazar : Husran – B. S. D.

    Kaynaklar :
    1- Kastamonu Lâhikası Tahlil
    2- Barla Lâhikası Yirmi Yedinci Mektubun Üçüncü
    3- Mektubat Yirmi Sekizinci Mektup, Barla Lâhikası Mahrem Bir Suale Cevaptır, Sikke-i Tasdik-i Gaybi Risale-i Nurdan Parlak Fıkrala
    4- Münazarat İfâde-i Merâm ve Uzunca Bir Mâzeret, Beyanat ve Tenvirler Beyanat ve Tenvirler
    5- Mektubat Yirmi Sekizinci MektupBarla Lâhikası Yedinci Risale Olan Yedinci MeseleSikke-i Tasdik-i Gaybi Risale-i Nurdan Parlak FıkralaTarihçe-i Hayat İkinci Kısım : Barla Hayatı
    6- İşaratül-İcaz Hurûf-u Mukattat Tarihçe-i Hayat Birinci Kısım : İlk Hayatı
    7- Muhakemat Mukaddeme
    8- Tarihçe-i Hayat Üçüncü Kısım : Eskişehir HayatBeyanat ve Tenvirler Beyanat ve Tenvirler
    9- Mektubat On Altıncı MektupŞualar On Dördüncü ŞuâTarihçe-i Hayat Üçüncü Kısım : Eskişehir Hayat
    10- Tarihçe-i Hayat Üçüncü Kısım : Eskişehir Hayat
    11- Beyanat ve Tenvirler Beyanat ve TenvirlerMünazarat İfâde-i Merâm ve Uzunca Bir Mâzeret
    12- Sözler Birinci Söz
    13- Araştırılıyor..
    14- Barla Lâhikası Yirmi Yedinci Mektubun Üçüncü
    15- Lemalar Yirmi Altıncı Lem’a
    16- Tarihçe-i Hayat Sekizinci Kısım : Isparta Hayatı
    17- Hizmet Rehberi Yedinci BölümEmirdağ Lâhikası Umum Nur talebelerine Üstad Bediüzzaman’ınvefatından önce vermiş olduğu en son derstir
    18- Sünuhat Rü’yada Bir HitabeBeyanat ve Tenvirler Beyanat ve Tenvirler
    19- Emirdağ Lâhikası Üstadımız Diyor ki Tarihçe-i Hayat Birinci Kısım : İlk HayatıMünazarat İfâde-i Merâm ve Uzunca Bir Mâzeret

  2. 2 Ali Yalım
    Mayıs 12, 2008, 2:07 pm üzerinde

    “Sorulacak suallere cevap vermeye hazır bulunduğu gibi kimseye sual sormayacağını da beyan ederek bu kararda yirmi sene sebat etti.”

    Her zaman her şeyi bilen sadece Allah değil midir? Böyle bir inanç şirk, küfür değil midir?

    Ali Aksoy Beyefendi “Sorulacak sorulara cevap vermeye hazır bulunmak” cümlesi mantık kuralları içerisinde tahsil görmüş alimlerden yada soru sorabilecek insanlardan gelebilecek her türlü sorulara cevap verebilecek olması halini ifade eder. Yani ben benim gibi insan olan, beşer olan insanların sorabileceği ( dikkat Herşeyi bilmek değil) sorulara cevap verebilirim zira ben bu insanlar içerisinde ilim nokatasında sıyrılmış ve tepeye çıkmış olduğumu iddia ediyorum ve gelin göstereyim diyorum iddiasını ifade eder. Bana arşı alade cenabı hak sorsun bende cevaplayayım dese sizin çıkardığıunız mana çıkartılır.

    Şimdi nasıl bir önyargı ve aymazlıktır ki dinsizliğin ve imansızlığın etrafı sarmaya çabaladığı bir zamanda içeriden bir darbede siz vurama çalışıyorsunuz şu müslüman alime. Emsali yoktur ve ispatlamıştır.

    Allah basitlikten kurtulmayı cümle müslümnalara nasip etsin

  3. 3 mustafa hızır
    Haziran 19, 2008, 6:05 pm üzerinde

    aferin sana.. aferin sana.. risalelerden alıntı yapıp güya karalama kampanyası yapmışsın.
    risaleleri insanlara çok güzel tebliğ ediyorsun.bravo sana.. bravo sana..
    a kuzum güneş balçıkla sıvanırmı?
    sen bir şarkıcısın veya türkücü..sen kalk bir alim zatı eleştir..ve de mehdiyet makamında birisini. yazık sana.. yazık sana..
    O ZAT AHİRETDE BANA İFTİRA ATTIN DESE NE DİYECEKSİN? tüh sana.. tüh sana..

  4. 4 kamil karaarslan
    Ağustos 6, 2008, 7:03 am üzerinde

    s.a
    abi karalyabılmek ugruna bunca ugrastıgın bu uzun yazına bende uzun bı cevap vermek ısteMedım cunkı değmez dıye dusundum…bu karalama tezınız cok basıt olmus cevaplarıda cok katii bır sekılde var lakın hatırlatayı sızekı gıybet ve ıftıra buyuk gunahlardandır ki siz vefat etmıs bır garıp alım hakkında bu curetı gostermıssınız yazık kı ne yazık hemde…
    NEYI ISBAT ETMEYE CALISIYORSUN NEYIN PESINDESIN ELINE NE GECECEKKI ONU HIC ANLAYAMADIM….
    imami ali r.a, adulkadır geylanı r.a , imami rabbanı r.a ın ve kuran’kerım azımussanın o mubarek sahısı alkıslar dercedekı teveccuhkarene sozlerı su ankı ıman hızmetını tasdıklıyor zaten…
    beşeriyetın ahıretı ıcın dunya zevklerı adına hıc bırsey gormemıs bu muhım zata zaten hayattayken cok çile çektırmısseler cokları yuklenmıs var guclerıyle bırakın barı mubarek merhum kabrınde rahat uyusun….
    ıslama zaten fazlasıyla laf atan ehlı kufur var bırde sızle ugrasmayalım….

  5. Ağustos 26, 2008, 7:31 am üzerinde

    sımdı ıcap ettı abdestle ılgılı bolumu okuduktan orya yazdım sonra buryada yazayım herkes rahatlasın ıstedım calıskılerle dolusun dostum kendıne sarkı turku yapıp konserlere gıdıp mılletı eglendırsen ınan daha faydalı olursun bılmedıgın konularda ordan burdan baskalarının yazılarından alıntılarla ılım yapılmaz (alıntı yaptıgını ınkar edıyorsun demıyorum)sana sonunu soylıyım alı kardes evet kahın degılım gaıpten haberde vermıyorum ama tarıh tekerrurden ıbarettır ve senın gıbı ınsanlar gecmıstede vardı suanda var ve sonuna kadarda olucak suan kac yasındasın bılmıyorum ama ama 40 yasından sonra daha tehlıkelı boyutlara gecıceksın daha derınlere ındıgını sanıcaksın cunku ılmın yok kopyalayıp yapıstırıyosun nıhayetınde eger omrun varsa herseyı ınkar edıp azız nesın gıbı mılletınede dusman olucaksın kerseye cunku bosluga duseceksın ve batıcaksın senı uyarmanında bı anlamı kalmamıs cunku herkesı kendınden daha cahıl gormeye baslamıssın bıle herkesı gelenekcı gerızekelı kor ılan etmıssın coktan senın ıcın cıdden uzuldum ne dıykm bı muslumana herzaman dua etmek yakısır dulara musterektır rabbım gercek hıdayet versın allahın selamı rahmetı berekı uzerınıze olsun

  6. 6 Abidin Kesin
    Ekim 1, 2008, 2:06 pm üzerinde

    Risale-i nura tamamen eleştirel bakıp yanlış yorumlarda bulunacağınıza, ihlasla okursanız Kur’an-ı Kerimin mükemmel bir tefsiri olduğunu göreceksiniz. Bu yazınızda risaleleri okumadığınızı düşündüm ve bu ayrı bir konu olsa da yanlışlarınızın temeli olabilir.

  7. 7 erkan
    Ekim 10, 2008, 9:56 am üzerinde

    sayın ali aksoy düşüncelerinize sonuna kadar katılıyorum.tebrik ediyorum çalışmalarınızın devaını diliyorum. yanlız bir ricam var sizden allah rızası için acilen yardımcı olursanız sözümüzün arkasında durmuş oluruz yazınızı kaynak göstererek girdiğim tartışma sonucunda Barla Lâhikası, 194’de geçen;

    “Kimin haddi var ki, risâlelerin birisine el uzatsın veyahut bir sahifesine dil uzatsın, veyahut bir cümlesini tenkid etsin, veyahut bir kelimesine, hatta bir harfine ve belki bir noktasına itirazda bulunsun.” (Malumdur ki, Kur’an’ın bazı harflerinde, hatta kelimelerinde ve vakıf (duraklama) yerlerinde, dolayısıyla noktalamasında çeşitli ihtilâflar vardır. Buna karşın Nur Risaleleri’nin noktasına bile itiraz edilemez, bir harfine bile dokunmak büyük bir günahtır)

    ADI GEÇEN RİSALEDE BU ALINTIYI BULAMADIK NERDE BULACAĞIM KONUSUNDA ACİLEN BİR CEVAP YAZARSANIZ ÇOK MEMNUN OLURUM

    ERKAN
    05366893381


Yorum Yapın




Akıl ve Kuran Sempozyumu

Aliaksoy.net Yazı Listesi

İstatistik

  • 280,305 Ziyaretçi

Burada

web tracker

Engellenen korsan yorumlar