Arşiv

Archive for the ‘Hadis ve Sünnet Meseleleri’ Category

Sana Neyi İnfak Edeceklerini Sorarlar – Recep İhsan Eliaçık

Ekim 25, 2009 Yorum yapın

aclik2

Günümüzde hidayete eren birisi için “Bir görsen baştan aşağı değişmiş; sakal bırakmış, cübbe ve sarık giymiş, saçının telini göstermiyor, kadınların elini sıkmıyor, haremlik selamlık uyguluyor” vs. dendiğini çok duymuş ve görmüşsünüzdür.

Demek “hiyadet coşkusu” böyle yaşanıyor.

Vatandaş müzikle uğraşıyorsa muziği, sinemayla uğraşıyorsa sinemayı, tiyatroyla uğraşıyorsa tiyatroyu ve dahi her ne şeyle uğraşıyorsa onu bırakıyor. Bunların hepsini “cahiliye dönemim” diyerek kestirip atıyor. İçki, zina, kumar vs.’yi anlarım da bunları niye bırakırlar hala anlayabilmiş değilim. Öteden beri bu işte bir terslik var diye düşünmüşümdür… Devamını okuyun…

1 SMS 5 YTL, 1923′e boş mesaj at, sen de bir fidan dik !

Mayıs 20, 2008 1 yorum

Yeşil Bir Türkiye İçin
Ağaçlandırma Seferberliğine
Sen de Katıl..


 

Ağaçlandırma Seferberliği Başladı!..
Milli Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolu Seferberliği yurt genelinde başlatıldı. Eylem planı kapsamında 5 yılda 2 milyon 300 hektarlık alanda erozyon kontrolü, ağaçlandırma ve ormanların iyileştirilmesi çalışmaları (rehabilitasyon) yürütülecektir.

 

Kampanyaya destek verecekler için;

SMS: 1923 (Tüm Operatörler için 1 SMS 1 Fidan: 5 YTL)

Hesap No: T.C. Ziraat Bankası, 1923

T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı

Nelerden sorguya çekileceğiz ?

Nisan 28, 2008 Yorum yapın

1-İftiralardan,Düzmece İddialardan
Bir de kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, mahiyetini bilmedikleri şeylere (putlara) pay ayırıyorlar. Allah’a andolsun ki, iftira etmekte olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz!16/Nahl-56
Kafirler, hem kendi günah yüklerini ve hem de bu yüklerin yanında başka birçok günah yüklerini taşıyacaklar ve kıyamet günü düzmece iddiaları konusunda kesinlikle sorguya çekileceklerdir.29/Ankebut-13


2-Yaptıklarımızdan
Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı; fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız.16/Nahl-93
O yaptıklarından sorumlu değildir. O’nu sorguya çekecek kimse yoktur, ama insanlar mutlaka sorgulanacaklardır.21/Enbiya-23


3-Nimetlerden
Sonra o gün, size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.102/Tekasür-8


4-Kuran’dan
Doğrusu o Kur’an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz.43/Zuhruf-44


5-Allah’a Verilen Ahitten
Halbuki bundan evvel Allaha ahid vermişlerdi: arkalarını dönmeyeceklerdi, Allah’ın ahdi ise mes’uliyyetlidir, mutlak sorulur.33/Ahzab-15

Kuran Nesli

Kuran’a Abdestsiz Dokunmak

Nisan 28, 2008 Yorum yapın

Soru: Vakıa Suresi’nin 79. ayetinde bahsedilen dokunma nasıl bir dokunmadır. Kur’an’a abdestsiz dokunamazsınız diyenler bu ayeti delil gösteriyorlar. Ezbere ayet okuyabilirmişiz de onun yazılı olduğu kağıda dokunamazmışız. Bu nasıl bir anlayış kağıdı mı kutsuyoruz, ayeti mi ? Bunu gerçekten böyle mi anlamalıyız. ? Bu ayetin çerçevesinde olayı açıklar mısınız.?

Cevap: Vakıa Suresi’nin 79. ayeti söylendiği gibi Kur’an’a dokunmakla veya abdestli olmakla ilgili değildir.

Ayetin ifâde ettiği anlam, vahyi Hz.Muhammed’e kimlerin getirdiği ile ilgilidir.

Bu konuda müşrikler peygamberimizin cinlenmiş biri olduğunu (mecnun) ağzından çıkan bu hikmetli sözleri de ona cinlerin getirdiklerini söylüyorlardı.
Bu nedenle Allah:

“Biz Kur’an kovulmuş şeytanın sözü olamaz. O halde siz nereye gidiyorsunuz?” (81/25-26)

“Yıldızların battığı yerler üzerine yemin ederim ki bilirseniz bu büyük bir yemindir. Şüphesiz bu korunmuş kitapta bulunan şerefli bir Kur’ân dır. Ona ancak günah kirine bulaşmayan (Melekler) erişebilir. (ve Muhammed’e melekler getiriyor.) O alemlerin Rabbi’nden indirilmiştir. Şimdi siz bu sözümü küçümsüyorsunuz?” (56/75-81)

Cinlerin niçin bu kitaba erişemeyeceğini ise şu ayetler ifade etmektedir: Devamını okuyun…

Balığın Karnında Namaz! – Ahmet Baydar

Nisan 28, 2008 Yorum yapın

Kur’ân-ı Kerîm, Yunus (a.s) ın kıssasını üç bölümde tamamlar. Özet mahiyetindeki ilk bölüm Sâffât suresindedir. Burada, toplumuyla öfkeleştiği, risaletle görevlendirildiği yeri terk ettiği, kalkmak üzere olan bir gemiye kaçtığı, gemideki yolcuların çok kalabalık olduğu, başları dara düşünce aralarında kura çekildiği, kuranın ona isabet ettiği, ardından denize atıldığı, tam yaptıklarından pişman olduğu sırada tesbih ettiği, bunun üzerine bir balığın onu ağızlayıp sahile çıkardığı anlatılır:

“Eğer tesbih edenlerden olmasaydı, diriliş gününe kadar karnında bekleyecekti.” (Sâffât 37/143-144)

Bir peygamber, hatasından dönüp “tesbihe” sarılınca boğulmaktan kurtuluyor. Acaba müminler de sıkıntılı zamanlarında yaptıkları tesbih sayesinde, kendilerini maddi sıkıntılardan kurtarabilirler mi? (Yunus 10/103) Allah’ı “tesbih” etmekle boğulmaktan kurtulmak arasındaki bu ilişki nasıl izah edilebilir? Kıssadaki bu anlatımın altında acaba simgesel bir derinlik mi vardır? Yoksa elçiler ve müminler, vahye ihanet edecek olurlarsa sıkıntıya düşürülür, pişman olup tesbihe sarıldıklarında da kendi güçlerini aşan, hiç beklemedikleri bir vesile ile kurtarılırlar mı? Hz. Yunus’un başına gelenler, evrensel bir “kader” midir? Devamını okuyun…

Salavât getirmek salat etmek midir? – Ahmet Baydar

Nisan 28, 2008 1 yorum

İzleyen memur, amirine uymaktadır. İzleyen çocuk annesinden yardım istemektedir. Ama izleyen amir, memurunun sorunlarına eğilmekte, izleyen anne ise çocuğunu tehlikeden korumaktadır.

Yani astın üstü izlemesi ile üstün astı izlemesinde anlam, kuvvet ve işteşlik değişir. Fiiller çıkış yerlerine ve yönlerine göre anlam, ağırlık ve işteşlik imkanı kazanır.

Kur’ân’daki “Salat etme” fiili de böyledir. Kuşlar Allah’a, Melekler de Peygambere salat eder. Ancak Allah kuşlara, Peygamber de meleklere salat etmez. Allah, Peygamber ve müminler ise birbirlerine salat ederler:

“Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler! Ona salat edin.” (Ahzâb 33/56)

Bu ayetteki salât etmek, genelde Peygambere “salavat getirmek” şeklinde anlaşılmış, buna dayanılarak Allah’tan bir hacet isterken Peygambere salavat getirmeyi gerekli görenler olmuştur. Ancak bu, sahabe zamanında örneği bilinmeyen garip bir tevessül türüdür. Bundan daha garip olanı ise yine bu anlamdan doğan şu inançtır: “Hz. Peygambere salât, ibadetlerin en üstünüdür. Çünkü bunu bizzat Allah ve melekleri de üstlenmiştir.” (Nakleden, Kurtubî)

Son zamanlarda, salat sözcüğüne hemen herkes istediği anlamı veriyor. Dilediği yere çekiyor. Bu tür çalışmaların saikleri üzerine söylenmesi gereken çok şey var. Ancak bu, başka bir yazı dizisinin konusu. Devamını okuyun…

“Salât”ı zayi etmeyin! – Ahmet Baydar

Nisan 28, 2008 Yorum yapın

İlk müfessirlerden kimileri, vahiy bağlamında zikredilen bazı “salât”ların Kur’ân demek olduğunu açıkça beyan etmişlerdir. (İsrâ 17/107-110, Ankebût 29/45, Bkz. Taberî)

Bu ayetlerde Kur’ân yerine salât denmiş olmasının sebebi ise, izlenmesi gereken özelliğini öne çıkarmaktır. Aslında bu, tıpkı kuşların kevni vahyi izlemelerine salât denmiş olması gibi, nebevi vahyi izlemeye de salât demekten ibarettir.

Meselenin daha iyi anlaşılması için vahyin, Kitab, zikir ve Kur’ân” yakınlaştıran, bunlara bir de salâtı ekleyen ve hatta birini diğerinin yerine kullanan genel üslubunu hatırlamak yeterlidir.

Çünkü dinde izlenmesi gereken elçiler olsa da, onların da izlediği vardır ve bu sadece vahiydir. Zikir, kitap, ilim, hüda, sebil, din ve millet de bu cümledendir. (En’âm 6/50, Mü’minûn 23/71, Kasas 28/49, Bakara 2/38,120, Ra’d 13/37, Gâfir 40/7, Âl-i İmrân 3/73, Nisâ 4/125) Devamını okuyun…

Bir Ayet Bir Yorum veya Kur’an’ı Anlamanın İmkanı

Nisan 28, 2008 Yorum yapın

Kur’ân-ı Kerim müslümanlar için hem bilim hem de iman objesi; müslüman olmayanlar için ise bilgi objesidir. Kendisini İslâm kimliği içerisinde gören bir ferdin, gerek fizik gerekse metafizik sahaya ilişkin epistomolojisini Kur’ân’a dayandırmadan oluşturmaya çalışması ancak anakronizm, paradoks veya patoloji gibi ödünç kelimelerle izah edilebilir bir nitelik arzetmektedir. Peki aradan geçen bu kadar asırdan sonra; dil, anlayış, algılayış ve her şeyden daha önemlisi dünya neredeyse tamamen değiştikten sonra; bugün yediden yetmişe bütün müslümanlar olarak bizim, Kur’ân’ı anlamamız veya Kur’ân’dan yararlanmamız mümkün müdür?

Bu soruya verilecek hazır cevaplar olduğunu bilmiyorum zannedilmesin. Neredeyse herkes, “Tabîî ki, alimler ilmî seviyelerine göre; halk da alimlerin açıklamalarına göre Kur’ân’ı anlarlar.” diyecektir. Keşke her şey temennilere göre gerçekleşse ama bu cevabın acele ile olmasa da fazla iyimserlikle verildiğini şu ayeti tahlil ederken hep birlikte göreceğiz. “İnananların hepsi toptan sefere çıkacak değillerdi. Ama her kabileden bir cemaatin dini iyice öğrenmeleri ve dönüp kavimlerine geldiklerinde, sakınmaları umuduyla onları uyarmaları için sefere çıkmaları gerekmez miydi?” Tevbe suresindeki bu ayetle ilgili olarak Süleyman Ateş bakınız neler söylüyor: Devamını okuyun…

Hadislerin Kuran’a arz edilmesi – Mustafa İslamoğlu

Nisan 28, 2008 1 yorum

Bütün hadis rivayetleri uydurma mıdır ?

Nisan 28, 2008 2 yorum

Bazı kimseler bizlerin hadislerin tümünü toptan ve peşinen İNKAR EDİP, UYDURMA olduğuna inandığımızı zannediyorlar.

Hadis kitaplarındaki rivayetlerin tümü uydurmadır diye bir hükmümüz, yargımız, görüşümüz yoktur.

Fakat şöyle bir görüşümüz vardır:

Hadis kitaplarındaki bir takım çelişkili / Kuran’a apaçık aykırı rivayetler nedeni ile bütün rivayetler ŞÜPHELİDİR.

Dikkat ediniz ! Hepsi uydurmadır demiyoruz. Hepsi ŞÜPHELİDİR.

Ne şüphesi ? Bunu gerçekten Peygamberimiz söylemiş de olabilir, şöylememiş te olabilir.

Mesela, bir ravi düşünün, bir rivayeti var. Bakıyorsun rivayet ettiği hadis diğer ravilerin rivayetleriyle yahut Kuran’la apaçık bir çelişki içerisinde… Şimdi bu raviden rivayet edilen bütün sözler sırf bu rivayeti nedeni ile şüpheli hale gelir.

Yine bir hadis bilgininin “sahih” diye derlediği kitabında bu türden şeylerle karşılaşılırsa, o ravinin “sahih” dediği tüm rivayetler bizim için ŞÜPHELİ hale gelir. Yani sahih olabilir de olmayabilir de…

Burada önemli olan husus şudur: Devamını okuyun…

Kuran’da “Hadis” kelimesi – Ahmet Mert Erdem

Nisan 28, 2008 Yorum yapın

1) Yuce Allah hz. Muhammedin (a.s.) uzerine en guzel bir “hadis” (= dini soz) olarak sadece Kurani indirdigini ve bunun disinda Resulune (a.s.) hicbir “hadis” (= dini soz) indirmedigini su ayetlerde bizlere acikca isaret etmis olmalidir:

********************

(ey Muhammed), Allah (sana) en guzel “hadisi” (= dini soz) iki yolu gosteren bir Kitap olarak indirdi.. (Zumer 23)

(ey Muhammed), iste bunlar Allahin ayetleridir, bunlari sana hak olarak okuyoruz.

o halde, onlar Allah’tan ve Onun (bu) ayetlerinden sonra hangi “hadise” (= dini soz) iman ediyorlar?

yaziklar olsun butun bu iftiraci gunahkarlara. (Casiye 6-7)

********************

bu ayetlerden acikca anliyor olmaliyiz ki, hz. Muhammedin (a.s.) vefatindan cok sonra tureyen ve Allah Resulune (a.s.) Kuranin yaninda –hasa– bunun bir misli kadar daha “hadis” verildigini beyan eden bazi kimseler yuce Allahin gozunde

gercekte adi “iftiraci gunahkarlar” olmalidirlar. (39/23 & 45/6-7) ve Allah Resulune (a.s.) bu Kuranin disinda bunun bir misli kadar daha “hadis” (= dini soz) verildigi sefil yalanini asla kabul etmeyen tum salih muminleri “dinden cikmis olmakla” ve “peygambere ihanet etmis olmakla” itham eden bu tip bazi sarlatanlarin ve suursuzca bunlara uyanlarin dunya ve ahirette karsilasacaklari korkunc akibetlerini yuce Allah daha sonraki ayetlerinde bizlere soylece isaret edip bildirmis olmalidir: Devamını okuyun…

Risale-i Nur’da tehlikeli sözler !

Nisan 28, 2008 8 yorum

Said-i Nursi; 3 aylık kısa bir ilim tahsiliyle nasıl “Allame-i cihan” olup ulaşılmaz bir makama çıkmıştır?

Şuâlar, 542, Onbeşinci Şua’da geçen; “Evet o zât (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır. ”

Kur’an-ı Kerim’e göre peygamberler bile böyle bir bilgiye ve makama ulaşmamışken, bu iddia için Allah (c.c)’tan korkmak gerekmez mi? ;

Said Nursi; ne olursa olsun her zaman her şeyi bilen birisi midir?

Tarihçe-i Hayat, c. II, s. 2123-2124 de geçen

“.. daha çocukken asrın bilgini olarak tanınmış ve kimseye soru sormamış, ama sorulan bütün sorulara mutlaka cevap vermiştir”

İctimâi Reçeteler I, 11, Tarihçe-i Hayat/Rü’ya’da geçen

“ Herhangi ilme sorulan suale bila-tereddüd derhal cevap verirdi.”

İctimâi Reçeteler I, 14, Tarihçe-i Hayat’ta geçen

“Sorulacak suallere cevap vermeye hazır bulunduğu gibi kimseye sual sormayacağını da beyan ederek bu kararda yirmi sene sebat etti.”

Her zaman her şeyi bilen sadece Allah değil midir? Böyle bir inanç şirk, küfür değil midir?

Risale-i Nur denen kitaplar kutsal mıdır, değil midir? Ya da Kur’an-ı Kerim’in taklidi midir?

Şualar, Birinci Şua, c. I, s. 833.de geçen;

“Resailin Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur’an’ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.”

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 92,; “Risale-i Nur müminlere şifa ve rahmettir.” Devamını okuyun…

Neye niyet, neye kısmet ! – Oğuz BAKAR

Nisan 28, 2008 Yorum yapın

“Rabbim benden nasıl bir kul olmamı istiyor ?” sorusuna cevap bulmak için , Kur’an’ın anlamını okuyordum ki ; “Hadisler olmadan Kur’an anlaşılmaz” dediler . Yalnızca Kur’an’a bakarak yaşamaya kalkarsam sapıtırmışım ; karanlıklardan aydınlığa çıkaran ve dosdoğru yola ileten âyetlerle hem de …

Hadisleri okuyordum , “Hadislerin nesh edileni var , zayıfı var , uydurması var ; bunların kullanılış yerlerini öğrenmen için sen en iyisi bir mezheb imamına tâbi ol” dediler.

Her ne kadar , hadis imamı Buhari ; mezheb imamı Ebu Hanife’yi rivâyetçi olarak güvenilir kabul etmese de “İmam-ı Azam’ın 5 eseri“adlı kitabını okuyordum . Çünkü o , çağının zalim melikinin kadılık görev teklifini ,zulme bulaşma endişesinden dolayı reddetmiş ve bu yüzden zindanda şehid edilmişti . Ebu Hanife’nin talebelerinden biri ise kadılık görevini kabul ediyordu . Nasreddin Hoca fıkrası gibi , o da haklıydı.

“Sen o yüce şahsın kitabını anlayamazsın , Aliyyul Kâri’nin yaptığı şerhini oku” diyerek bir başka boyuta geçmeye iknâ ediyorlardı bu defa.

Mezheb imamı Şafii , Kur’an âyetlerinin hadisle nasıl iptal edileceğini öğretirken ; diğer bir mezheb imamı Ahmed bin Hanbel de , Kur’an’ın sünnete değil , sünnetin Kur’an’a hâkim olduğundan bahsediyordu . Allah’ın sözlerini kim iptal edebilirdi ki ? “Nâsih mensuh âyetler” diyerek bu ilmî kılıflı zulmü yapanlar , Kur’an’ı terk edilmiş bırakanlardan olmuyor muydu acaba ? Devamını okuyun…

Eğlencenin İslâm’daki yeri

Nisan 28, 2008 Yorum yapın

SORU: Bir TV programında sunucu, dini konuları anlatırken Hz. Muhammed’in peygamberlik sıfatı almadan önce iki kez düğüne gitmek istediğini fakat Allah tarafından yolda giderken uykusunun geldiğini ve düğüne gidemediğini anlattı. Bundan dolayı da düğünün haram olduğunu dile getirmeye çalıştı. Yani düğün yapmak ve eğlenmek haram mı? Bu sunucu peygamberimizin düğüne gitmediğini nereden öğrenmiş olabilir?

CEVAP: Hz. Muhammed’in peygamberlikten önce yaşadığı rivayet edilen bir olay ne vahye dayanır, ne de dini bir nitelik taşır. Çünkü o zaman kendisi peygamber değildir. Yaptıklarının bağlayıcılığı yoktur. Zaten Şûrâ Suresi’nde Hz. Muhammed’in, kendisine vahiy gelmeden önce kitabı ve imanı bilmediği vurgulandığı gibi Duhâ Suresi’nin 7′nci ayetinde de Allah’ın, Hz. Muhammed’i şaşkın vaziyetteyken doğru yola ilettiği vurgulanmaktadır: “Seni şaşırmış bulup yola iletmedi mi?”

Rivayetçilerin yorumu

Kaldı ki Hz. Peygamber’in, İslâm’dan önceki hayatı hakkındaki rivayetlerin birçoğunun kesinliği de yoktur. Anlatılanın doğru olup olmadığı belli olmadığı gibi doğru olsa bile bu olayda haram hükmü bildirecek bir kanıt da yoktur. Çünkü düğüne çağrılan Hz. Muhammed’in, o sırada uyku bastırmasıyla düğüne gidememesi, O’nun yorgunluğunu belirtir. Bu suretle Peygamber’in oyun ve eğlenceye gitmesine engel olunduğu şeklindeki yorum, Hz. Muhammed’in kendi ifadesi değil, rivayetçilerin yorumudur. Bu rivayetten düğünün haram olduğu hükmünü çıkarmak, dinin prensipleriyle bağdaşmaz. Çünkü din vahiyle saptanır. Devamını okuyun…

Rivayetleri Kurân’ın üstüne çıkaranlar var

Nisan 28, 2008 Yorum yapın

SORU: Televizyona çıkan bir hoca, kadınların özel günlerinde namaz kılmamasını çünkü bu konuda Peygamberimizin kesin bir hadisi olduğunu söyledi. Ayrıca geçmişte kılınmayan namazlar için mutlaka kaza gerektiğini de ifade etti. Bunların aksini söyleyenlerin ellerinde hiçbir dayanak olmadığını belirtti. İslâmiyet’te esasın Kurân-ı Kerîm ve Peygamberimizin hadisleri olduğunu biliyoruz. Buna rağmen değişik yorumların ortaya çıkmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

CEVAP: Sözünü ettiğiniz o kişi, Peygamberimizin vefatından en az 100 yıl sonra ağızdan ağıza dolaşan rivayetleri Kurân’ın üstüne çıkarıp din yapmış olan gelenekçi insandır. İleri sürdüğü deliller çürüktür. Ben Kurân’ı referans veriyorum. Bazı kişiler, Kurân’ı bırakıp birbiriyle son derece çelişkili, akla mantığa ters rivayetleri esas alıyorlar. Ben “namaz kılın” diyorum, onlar “kılmayın” diyor. Kadınlar her ay bir hafta namaz kılmasınlar, her yıl bir hafta oruç tutmasınlar. Zaten o rivayetlere göre kadınlar, cehennem halkının çoğunluğunu oluşturur.

Öyle ise namaz kılmalarına ne gerek var? Yine o kesin denilen hadislere göre Peygamber, ümmetine kadınlardan daha zararlı bir şey bırakmamıştır. Sanki kadınları peygamber yaratmış gibi… Daha ben ne diyeyim kardeşim? Köpek bulunan eve melek de girmez. İçki içenin kırk gün namazı kabul edilmez. Daha neler neler. Bu mantık dışı sözleri duyan birçok aydın kişi dinden kuşku duyuyor. Nereden bilsin bu sözlerin Peygamber’e iftira olduğunu, uydurulup Peygamber’in ağzına konulduğunu? Cenneti annelerin ayakları altına seren o büyük peygamber, bu tür düşünce ve sözlerden uzaktır, yücedir.

Kurân’dan başka dayanak yoktur

Nisan 28, 2008 Yorum yapın

SORU: “Binbir Soruda İslâm” adlı eserinizde mehdi ve Hz. İsa gelmeyecek diyorsunuz. Ancak okuduğum başka kitaplarda bunların geleceği belirtiliyor. Hangisi doğru?

CEVAP: Ben İsa gelmeyecek, mehdi gelmeyecek diyorsam Kurân’dan deliller gösteriyorum. Akıl var, mantık var. Peygamberimiz son peygamberse nasıl olur da son peygamberden sonra başka bir peygamber gelir? O zaman Peygamberimizin sonluğu nerede kalır? Yok efendim İsa gelecekmiş de Hz. Muhammed’e ümmet olacakmış. Niçin peygamberken ümmetlik düzeyine insin? O zaman öteki peygamberlerin de gelip Hz. Muhammed’e ümmet olmaları gerekir. Bunun mantığı var mı? İsa nerede? Hangi gökte? Bir insan binlerce yıl fiziksel olarak yaşar mı?

Mehdi meselesi de İsa meselesinden adaptedir. Siz mehdi ve İsa’nın ve Deccal’in geleceği hakkındaki rivayetleri okuduğunuz zaman bunların ne kadar gülünç, ne kadar tutarsız şeyler olduğunu anlarsınız. Bir rivayete göre Deccal yarı insan, yarı yılan bir mahluk. Bir adada tutukluymuş. Hangi adada bu tutuklu varlık, öyle binlerce yıl yaşıyor? Ama siz ille de “falan kişi böyle söylüyor, filanca şöyle diyor. Biz onlardan daha mı alimiz” diyorsanız, andığınız o kişiler sizin için idol olmuş. Ama benim için Peygamberimin getirdiği Kurân’dan başka kesin kanıt ve dayanak yoktur. Bekleyin. Ama ben beklemiyorum. Mehdimiz elimizde. O da Kurân’dır.

Süleyman Ateş

Şirk

Nisan 28, 2008 Yorum yapın

- İktibas Dergisi - Sayı 303 Mart 2004


Kur’an’ın en önemli ve aynı zamanda çetrefil anahtar kavramlarından biri de hiç şüphesiz ‘şirk’tir. Çetrefildir, zira şirk daima kendisini tevhidden bir perde ile gizlemesini bilmekte, kendisini olabildiğince ‘hak’ suretinde göstermektedir. Bir başka adlandırmayla şirk koşanlar, bir biçimde dinle ilintili insanlardır. Bunlar ‘dinsiz’ değil, ‘dindar’ insanlardır. Allah’a inanma iddiasında olan ‘dindarlar’ ancak şirk koşmaktadırlar. İşte şirkin çetrefilliği buradan kaynaklanmaktadır. Peygamberlerin, müşrik/kafir kavimlerine tevhîdi anlatmak, şirkle tevhîdin farkını kavratabilmek için verdikleri mücadele, kastettiğimiz bu çetrefilliği yeteri kadar izah etmektedir.

Arap dilinde şe-ri-ke fiili bir şeyi paylaşmak, bölüşmek, ortağı olmak, ortaklaşa kullanmak anlamına gelmektedir. Bir kimsenin ortağına, hissedarına ‘şerîk’ denmektedir. Çoğulu ‘şurekâ’dır. Kur’an’da miras hukuku anlatılırken ‘şurekâ’ kelimesi tam olarak ‘ortaklar’ anlamında kullanılır. (4/Nisa, 12). ‘Şâ-re-ke’ fiili, aralarında ortaklık oldu, ortaklaştılar demektir. ‘Eş-ra-ke’, birini kendi işine ortak yaptı, pay/hisse verdi demektir. Kur’an’da bu fiil kullanılır ve şöyle denilir: “Allah kendi hükmünde hiç kimseyi ortak etmez (lâ-yüşrik).” (18/Kehf, 26). ‘İştirak’, bir ortaklığa katılmak, katılım demektir. Bu fiilin emir kipi olan ‘eşrik’, Kur’an’da sözlük anlamında kullanılır: Musa (a.s) Firavun ve kavmine tebliğ göreviyle görevlendirildiğinde Rabbi’nden, bazı taleplerle birlikte kardeşi Harun’u da kendisine yardımcı olarak görevlendirmesini ister ve şöyle der: “Onu işime ortak kıl.” (ve eşrik-hu fî-emrî) (20/Taha, 32). Devamını okuyun…

Hadis ve sünnetler Kurân-ı Kerîm ile eşdeğerde tutulamaz

Nisan 28, 2008 1 yorum

SORU: Çanakkale Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu bir arkadaşımız, İslâm dininin kaynakları açısından bakıldığında Kur’ân-ı Kerîm ile beraber hadislerin ve sünnetlerin de aynı değerde olduğunu söyledi. Bu açıklama beni tatmin etmedi. Halbuki Kurân-ı Kerîm’de yüce Allah, “Biz O’nda (Kurân’da) hiçbir şeyi eksik bırakmadık” buyurmaktadır. Bu ayet birkaç kere tekrar ediliyor. Binlerce hadis ve binlerce sünnet denilen uygulamalar ve inanışlar var. Bazılarının akla, mantığa ve bilime aykırı olduğu biliniyor. Durum böyleyken nasıl oluyor da bir ilahiyat mezunu, Kurân-ı Kerîm ile hadis ve sünneti aynı değerde tutabiliyor? (Serdar Güler)

CEVAP: İlahiyat mezunu o kişi, klasik bilgileri de hazmedememiş, hadisten haberi olmayan yüzeysel biridir. Çünkü büyük bilginlerin hiçbiri, başta Şafii olmak üzere sünnet ve hadisi Kurân’la eş değerde tutmamıştır. Bu büyük saygısızlıktır. Kurân vahiydir. Hadisler ise Peygamberimizin sözleridir. İnsan yanılabilir, canı sıkılabilir. Peygamberimiz çok zaman kendi görüşünü bırakıp ashabının görüşünü uygulamıştır. Medine’de hurmaların aşılanmamasını önermiş, bu kez kalite düşünce, “Siz dünya işlerinizi benden iyi bilirsiniz” buyurmuştur. Devamını okuyun…

Beraat Gecesi Hakkında – Mustafa İslamoğlu

Nisan 28, 2008 Yorum yapın

GAYBI KİM BİLİR ?

Nisan 28, 2008 Yorum yapın

A. ALLAH VE GAYB BİLGİSİ

1. Gayb Nedir?

Vasıtalı veya vasıtasız, duyu orgarılarımızla ulaşamadığımız ve ilmimizle ihata edemediğimiz her şeye “gayb” denir. Gayb sahasının zıddı “müşahede” sahasıdır.

Gaybı iki kısma ayırabiliriz.

a) Mutlak gayb: Beşer imkan ve kabiliyetleriyle -dünyada- hiçbir zaman ihata edilemeyen saha Allah’ın zatının ve meleklerinin mahiyeti; kıyamet, ahiret, hesap, cennet-cehennem ahvali… bu tür gayba örnek verilebilir.

b) İzafî (basit) gayb: Zaman, mekan, imkan ve kabiliyet farklarından dolayı bir kısım insanlar için ulaşılmaz, ihata edilmez iken diğerleri için ulaşılan, ihata edilen saha. Yakın bir geçmişe kadar, huzurda bulunmayan bir kimsenin hareket ve konuşmaları gayb iken, günümüzde, çeşitli imkanlarla (radyo, teyp, TV, video vb.) bunlar -kısmen de olsa- gayb olmaktan çıkarılmışlardır. Bunun gibi, geçmişte gayb olan birçok saha (coğrafya, astronomi vb. dallarda) artık müşahade sahasına sokulmuşlardır. Mesela, bir güneş veya ay tutulmasının zamanının önceden ihbarı artık “gaybden haber vermek” değildir. Devamını okuyun…

Fatır 109 / Şefaat – Mustafa İslamoğlu

Nisan 28, 2008 Yorum yapın

Hadis Kritiği Üzerine Bir Deneme -Cibril Hadisi Örneği-

Nisan 28, 2008 Yorum yapın

İktibas Dergisi, M. Kürşad Atalar, Sayı: 243-244, Mart/Nisan 1999.

Bu yazı, bir hadis kritiği çalışmasıdır. Burada, meşhur bir ‘hadis’in metin tenkidi yoluyla değerlendiril­mesi yapılacaktır. Ardından rivayet yolu ile derlenmiş hadis külliyatının içerik analizi/metin tenkidi yöntemiy­le yeniden gözden geçirilmesi amacına matuf bir çaba ortaya konulacaktır.

Bu çalışmada, hadis tenkidi konusunda bazı kriter­ler esas alınarak bir değerlendirme yapılmıştır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1. Hadislerin rivayet zincirinin tenkidi artık imkan dahilinde değildir; o halde hadis kritiği ancak ve ancak metin tenkidi yoluyla yapılabilir.

2. Hadislerin peygambere aidiyeti, (derecesi değiş­mekle birlikte) kafi değil zannidir; o halde Külliyatın yeniden bir tahlile ihtiyacı vardır.

3. Hadisler, içinde peygambere ait olan sözlerin yer alma ihtimali olan metinlerdir; o halde hadis külliyatı külliyen reddedilemez.

4. Hadisler, tedvin ehlinin gayreti ölçüsünde toparlanabilmişlerdir; o halde hadis metinleri, bir ‘ilmi’ gayretin sonucudur ve sahibinin cehdiyle orantılı olarak isabet etme ihtimali olan sözlerdir.

Bu temel kabullerden hareketle, iki alt önermeden daha bahsedilmelidir ki bunlar da;

a) Hadis külliyatında amele tealluk eden hadisler­den ziyade, itikada tealluk eden hadislerin kritiği çok daha titiz bir şekilde yapılmalıdır.

b) Hadis külliyati iman ve amele ilişkin sözler olarak ikiye ayrılabilir; iman konusunda Külliyat değil, sadece Kur’an bağlayıcıdır; fakat amel konu­sunda Külliyata müracaat edilebilir.1

Bu temel tezlerden hareketle, bilhassa itikada tealluk etmesi yönüyle bizim örnek olarak seçtiğimiz hadis; Buhari ve Müslim tarafından ittifak edilen (sahihun muttefekun aleyh) Cibril Hadisi’dir.2 Hadis şöyledir:

“Nebi (SAV) bir gün insanlar içine çıkmış oturu­yordu. Ona bir zat geldi ve iman nedir? dedi. “İman, Allah’a, meleklerine, Allah’a kavuşmaya, peygam­berlerine inanman ve keza son dirilmeye iman etmendir” buyurdu, İslam nedir? dedi. “İslam; Allah’a ibadet etmen ve O’na hiçbir şeyi ortak yapmaman, namazı ikame ve farz kılınmış olan zekatı eda etmen ve ramazanda oruç tutmandır” buyurdu, İhsan nedir? dedi. “Allah’a sanki O’nu görüyorsun gibi ibadet etmendir. Şüphe yok ki sen her ne kadar O’nu görmüyorsan da O, seni muhak­kak görür” buyurdu. Kıyamet ne zamandır? dedi. Buyurdu ki: “Bu meselede sorulan sorandan daha alim değildir. Lakin onun alametlerini sana haber vereceğim: cariye efendisini doğurduğu zaman. Kim oldukları bilinmeyen deve çobanları yüksek bina kurmakta birbirleriyle yarışa çıktıkları zaman, (kıyamet vakti) Allah’tan başka kimsenin bilmediği beş şeyden biridir. Bundan sonra Nebi (SAV): “O saatin ilmi şüphesiz ki Allah’ın nezdindedir. Yağmuru O indirir, rahimlerde olanı O bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez, hiçbir kimse hangi yerde öleceğini bilmez, şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, her şeyden haberdardır” (Lukman:34) ayeti kerimesini okudu. Sonra o şahıs dönüp gitti. Resulullah (SAV) “onu çevirin” diye emrettiyse de izini bulamadılar. Bunun üzerine buyurdu ki: “işte bu, Cibril (AS) dır. insanlara dinle­rini öğretmek için geldi”. (Ebu Hureyre Hadisi, Kitabu’l-iman bahsi).3

Bu hadis, iki bölüm halinde incelenebilir: ilk bölüm, kıyamet ne zamandır? sorusuna kadar olan kısım, ikinci bölüm de hadisin bundan sonraki kısmıdır. Biz burada, ikinci bölümün kritiğini yapmaya çalışacağız.4

Hadiste, Hz. Peygamber, kıyametin zamanı ile ilgili olarak Cibril tarafından kendisine tevdi edilen soruya özetle ‘ben bilmediğim gibi, Sen de bilmiyorsun’ tarzın­da açık bir cevap vermekte; ancak ardından birtakım alametler (eşrat) sıralamaktadır. Nihayet kıyamet saati ile ilgili olarak “O, Allah’tan başka kimsenin bilmediği beş şeyden biridir (fi hamsin la ya’lemuhunne illallah)” demektedir, işte bu ifade bizce bu hadisi kritik ederken üzerinde durulması gereken en önemli ifadedir.

Zira hadisin açık beyanına göre Allah’tan başka kimse 1)saatin ilmini, 2)yağmurun ne zaman/nereye yağacağı­nı, 3)rahimlerde olanı, 4)yarın ne kazanacağını ve 5)nerede öleceğini bilemez. Buna göre, bu beş husus da aynı derecede ve aynı mahiyette bilinemezler (mutlak gayb) arasındadır. Fakat Lukman: 34. ayet bu hadisi doğrulamamaktadır. Bu ayet dikkatli bir gözle okunduğu zaman, şu hususlar karşımıza çıkmaktadır:

1. Ayette, asla bilinemeyecek olanlar, saatin ilmi, kişinin yarın ne kazanacağı ve nerede öleceğinin bilgisidir. Zira “saatin ilmi, O’nun indindedir” ifadesinden anlaşılan açık mana, bunun kesin olarak gaybi bir bilgi olduğudur ki, hadisin ilk kısmında da zaten bu ifade edilmektedir. “Kimse yarın ne kazanacağını bilmez” ve “kimse, nere­de öleceğini bilmez” ifadeleri de açıkça bu iki alandaki bilginin de gaybi olduğunu göstermekte­dir. Zira ayet burada ‘la tedri’ tabirini kullanmak­tadır ki, bu tabirden, her iki hususun da ‘bilinemezler’ cümlesinden olduğu sonucu çıkar.

2. Fakat ayet, hadiste asla bilinemeyecek 5 şey arasında sayılan yağmurun indirilmesi ve rahim­lerde olanın bilgisi konusunda farklı bir ifade kullanmaktadır ve buradaki ifade açıkça bu iki hususun asla bilinemeyecek şeyler arasında olmadığını göstermektedir. Ayetin açık ifadesi şudur: “yağmuru O indirir (ve yünezzilu’l-gays). Rahimlerde olanı O bilir (ve ya’lemu ma fi’l-erham). “Yağmuru O indirir” ifadesinden, asla, yağmurun ne zaman nereye yağacağının (her halükarda=asla) bilinemeyeceği şeklinde bir anlam çıkarılamayacağı gibi, “rahimlerde olanı O bilir” ifadesinden de, rahimlerde olanın örneğin kız mı erkek mi, canlı mı ölmüş mü vs. olduğu­nun bilinemeyeceği anlamı da çıkarılamaz.5

İlk ifade bir tespitte bulunmaktadır; ve hayatın kaynağı olan yağmur(su)un6 hayatın varlığı ve devamı için taşı­dığı öneme vurguda bulunulmaktadır. Aynı şekilde rahimlerde olanı O bilir ifadesi de son tahlil de bir tespittir. Her iki ifade de, bu iki alanda insanoğluna hiçbir bilgi verilmemiştir anlamında bir imayı beraberin­de taşımamaktadır.7

3. Denilebilir ki, “madem öyle, niçin bu iki husus, “kıyametin saatinin ilmi, O’nun yanındadır” gibi, açıkça gaybi bir konunun ardından zikredilmek­tedir?” Bu yerinde bir sorudur, ancak bizim görü­şümüzü nefyetmez. Zira burada diğer mutlak gayb bildiren ifadelerdeki nefyetme hususu yoktur. Burada bizce ince bir nüans vardır ve doğru bir okuma ile bu nüans fark edilebilir. Fakat tefsir tarihinde bu nüansın aynı açıklıkla görülemediğini de biliyoruz. Bunun nedeni de bizce, görece gayb ile mutlak gayb arasında bu gibi hususlarda, ilk dönem ulemasının bir ayrım yapacak istitaatının olmamasıdır.8 Nitekim, bu nüans görülemediği için, tefsir ve hadis uleması bu beş mutlak gayb olduğuna dair çok söz sarf etmişlerdir.9

Ancak bugün, bilgi birikimimiz, bu iki alanın görece gayb olduğuna dair pekçok veri sunmaktadır ve bu nedenle bizler, bu ayeti doğru bir biçimde yorumlayabilmekteyiz.

Buraya kadar yaptığımız izahlardan açıkça anlaşıl­maktadır ki, Lukman:34. Ayeti, Cibril Hadisi’nde ifadesi­ni bulan “bunları Allah’tan başka kimse bilemez” tabirini nakzetmektedir. Özetle bu ifade, sorunludur ve üzerin­de düşünülmelidir. Yani bu hadisin hadis usulü açısın­dan kritize edilmesi gerekmektedir. Burada sorulacak soru ise şudur: Ayetin görece gaybi olduğuna işaret etti­ği iki hususta hadis niçin mutlak gayb nitelemesinde bulunmaktadır? İşte burada muhtemel nedenler vardır ve bunlar şöyle sıralanabilir:

1. Bu ifade bizzat Hz. Peygamber’e aittir ve raviler de ifadeyi olduğu gibi O’dan aktarmışlardır.

2. İfade, ravilerden Ebu Hureyre’nin yanlış anlama­sı ve yanlış aktarması nedeniyle bu şekli almış ve diğer ravilerce de olduğu gibi aktarılmıştır.

3. İfade, Hz. Peygamber ve Ebu Hureyre tarafın­dan doğru aktarılmış olmasına rağmen, rivayet zincirindeki bir ravi tarafından yanlış anlaşılmış/ aktarılmış ve nihayet Külliyat da da o hatalı formu ile yer almıştır.

Bu ihtimallerden ilki, mümkin değildir; zira Usul de kabul edilmiştir ki, Hz. Peygamber’in Kur’an’a muhalif bir söz söylemesi söz konusu olamaz.10 Geriye ikinci ve üçüncü ihtimal kalıyor ki, bizce her iki ihtimal de mümkindir.

Zira hadis ilminde bilinmektedir ki, sahabe­nin bir sözü hz. Peygamberden olduğu gibi alması, anlaması, ve aktarması zordur. Nitekim aynı konuyla ilgili, ifadeleri farklı, eksik, fazla birçok rivayet vardır. Bu da göstermektedir ki, sahabeler Hz. Peygamberden dinledikleri şeyi, her zaman mota mot aktaramamışlardır.11

Şu halde, şayet bu hadis uydurma değilse veya hadisin bu bölümü sonradan eklenmemişse, Hz. Peygamber gayb konusunda ashabına bilgi verirken, ya Ebu Hureyre sözü yanlış anlamış veya eksik ve hatalı aktarmıştır; ya da zaman içinde ravilerden birisi hadisi yanlış anlamış veya aktarmıştır.

Sonuç itibarıyla hadiste yer alan bu ifade Kur’ani/doğru değildir ve itikad’ta yeri olmamalıdır.

Vallahu a’lem.

Dipnotlar:

1. Bu önermelerin herbirinin üzerinde ayrıca durulmalıdır. Ancak bu çok kapsamlı bir çalışmanın konusudur; burada sadece çalışmanın altyapısını oluşturan bazı temel ilkeler verilmek istenmiştir. Bu bağlamda yapılacak hadis kritiği çalışmalarında bizce bu önermele­rin kullanılması faydalı olacaktır.

2. Hadis, çok meşhurdur, konusu itikadidir (Sahihlerin, Kitabu’l-iman bahsinde yer almaktadır) ve bu yüzden bizce öncelikle kritize edil­mesi gerekli hadisler arasında yeralmaktadır.

3. İbn-i Kesir, bu hadisin değerlendirmesini yaparken, hadiste geçen beş hususun ‘bilinmezliklerin anahtarı’ olarak kabul gördüğünü ve bunların ilmini Allah’ın ancak kendi zatına sakladığını söylemekte ve muhtelif kanallardan rivayetin doğrulandığını ifade etmektedir. (Bkz. İbni Kesir Tefsiri, cilt: 12. S.6425-6430).

4. İlk bölüm için şu sorular sorulabilir: Hadisin sonunda Cibril’in insan­lara dinlerini öğretmek için geldiği söylenmektedir, fakat eğer öyley­se Allah niçin onu insan suretiyle göndermiştir ve bizzat Hz.Peygamberle konuşturmaktadır? Cibril’in insan suretiyle gönde­rilmesi ‘garib’ değil midir? Kur’an’ı Hz.Peygamber’e muhtelif yollarla
indiren Cibril, niçin dinlerini öğretmek söz konusu olduğunda, insan suretinde görünmektedir? Cibril niçin başka peygamberlere insan suretinde görünmemiştir de, Hz.Peygambere görünmüştür?

5. Bilindiği gibi gayb konusunda, mutlak ve görece gayb olmak üzere ayrımlar yapılmaktadır ve buradan sözü edilen iki husus, görece gaybi kategorisine girmektedir; yani zamana bağlı olarak gayb olma hususiyetleri ortadan kalkabilir. Nitekim bugün meteoroloji ilmi, yağmurun nereye, ne zaman ve ne miktarda yağacağını (tam olarak değilse de) büyük bir tutarlılıkla tahmin edebilmektedir. Aynı şekilde tıp ilmi de, rahimlerde olanı, yani çocuğun cinsiyetini, boyu­nu, sakat mı sağlam mı, ölmüş mü olduğunu (önceki nesillerin gaybi konular arasında olduğunu vehmetmelerine rağmen) vs, bile­bilmektedir.

6. “Her canlı şeyi sudan varettik” (ve cealna min’el-mai külli şey’in hayy) ayetini bu şekilde anlamak lazımdır. Yoksa bu ayetin varlığın sudan yaratıldığı hususuyla alakası yoktur. Bilakis bu ayet, suyun varlık için önemine işaret etmektedir. Yani “susuz hayat olmaz”, bu nimetin kadrini bilin denilmek istenmektedir.

7. Nitekim Seyyid Kutup “yağmuru O indirir” ayetinin tefsirinde şunları söylemektedir: “…insanlar tecrübeler ve aletler vasıtasıyla onun yağacağı zamanı yaklaşık olarak bilebilirler ama yağmur yağdıran, sebepleri yaratacak güce hiçbir zaman için malik olamazlar. Ayeti kerime Allah’ın yağmuru indirdiğini belirtmekte ve onun kainattaki sebepleri meydana getirerek tanzim ettiğini belirtmektedir. Şu halde yağmurun Allah’a tahsisi kudret bakımındandır… Bazı kimseler onun ilmi ilahiye mahsus bilinmezlikler arasında olduğunu sanmış­lardır (Fizilal’il-Kur’an, cilt: 11. S. 493). Razi de ayetin muradının gaybi konulan tasnif etmek olmadığını, zira gayba ait meselelerin tamamının burada zikredilenlerden ibaret olmadığını (aynı şeyi Mevdudi de söylemektedir); bilakis ayetin muradının kıyamet saati­nin geleceği konusunda şüphesi olanlara Allah’ın kudretinin ve bunun karşısında insanın acziyetinin hatırlatılması olduğunu söyle­mektedir (Razi, Tefsir-i Kebir; cilt: 18, s. 185).

8. O dönemlerde, yağmur ve rahimlerde olan konusunda böyle bir ayrım yapmak zordu; zira insanoğlunun elindeki bilgi yekunu, buna imkan vermiyordu. O dönemin müfessirleri, bu iki alanı da mutlak gayb kategorisine sokacakları yerde, yorum yapmasalardı daha iyi olurdu. Fakat insanoğlunun zaafı vardır ve bu, onun hataya düşme­sinin temel nedenlerindendir. Nitekim tefsir ilminin büyük alimlerin­den Fahruddin Razi de, Bakara süresindeki “yeryüzünü sizin için döşek yaptık” ifadesinden, yeryüzünün yuvarlak değil, düz olduğu sonucunu çıkarmıştır ki, bizce elinde yeterli alet-edevatı olmayan ustanın yanlış mamul üretmesi gibi, o da yanlış bir sonuca ulaşmış­tır. Razi’ye düşen de bu konuda susmaktı, fakat o böyle yapmamış, görüş belirtmiş ve yanılmıştı. Bu husus, bugün dahi geçerlidir ve Kur’an’ı teknolojinin veya bilimin verilerine göre yorumlamaya çalı­şanlar açısından da bu söylediklerimiz geçerlidir. Kısaca insan bili­yorsa konuşmalı, bilmiyorsa susmalıdır.

9. İbn-i Kesir’in Katade’den yaptığı nakil şöyledir-. “Bunlar Allah Teala’nın kendi zatı için seçip ayırdığı şeylerdir. Bunlara ne Mukarrabun meleklerden bir meleği ne de resullerden bir peygam­beri muttali kılmıştır… insanlardan hiç kimse kıyametin ne zaman hangi sene veya hangi ay veya hangi gece veya hangi gündüz kopacağını bilemez… Yağmurun gece mi, yoksa gündüz mü, ne zaman ineceğini hiç kimse bilemez… Rahimlerde olanın erkek mi, dişi mi, kırmızı derili mi, yoksa siyah derili mi veya ne oldu­ğunu hiç kimse bilemez..?” Görüldüğü gibi Katade burada, kısıtlı bilgisiyle “Yağmuru O indirir” ve “Rahimlerde olanı O bilir” ayetini yorumlamıştır. Yani çağına göre, çağının bilgisiyle yorumlamıştır. Tabii ki sonuçta yanılmıştır. Burada dikkat çekici bir başka husus daha vardır. Hadisin başka kanallardan tahricini sorgulayan İbn-i’ Kesir nakillerinde, bu iki alanın yorumuna çok fazla yer verilmemek­te (Katade’nin yorumu hariç), daha ziyade diğer üç mutlak gayb alanına giren hususlarda ise açık örnekler verilmektedir. Bu da göstermektedir ki, görece gayb alanına giren hususlarda müfessirler fazla söz söyleyememişlerdir, fakat ayetin açık anlamının ne olduğu sorusuna cevap bulmaya çalışırken, ellerindeki yetersiz bilgiyi kullanmak zorunda kalmışlar ve nihayet yanılmışlardır. Katade örneği bunu kanıtlamaktadır.

10. Bu konuda geniş tartışmalar yapılmıştır. Nitekim Hz.Peygamber’in kimi hatalı davranışları vahiyle düzeltilmiştir ki bu durum, Hz.Peygamberin bir ilahi denetim altında olduğunu kanıtlamaktadır. Şu halde Kur’an’a ters bir söz O’ndan sadır olmaz. Nitekim bu yönde “bir sözü Kur’an’a vurun, uyuyorsa alın, uymuyorsa atın” mealinde hadisler vardır. Ancak burada yöntemsel bir öneri olması açısından Ebu Hanife’nin düşüncelerine yer vermek gerekmektedir. O kendisine ravi zinciri çok kuvvetli olan (yani mütevatir diye getiri­len) bir hadisi, Kur’an’a uymuyor diye reddetmiştir. Bu hadis, mümin’in büyük günahı işlerken iman sahibi olmadığı tezini işlemektedir. Ebu Hanife bu tezi, Kur’an’dan bazı ayetlerle reddetmekte ve son olarak şunları söylemektedir: “bu.söz, Hz.Peygambere ait değil­dir; zira o Kur’an’a ters bir şey söylemez.” (Bkz. İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yay.).

11. Her ne kadar, sahabenin hafızasının çok kuvvetli olduğu söylense de, onlar asla bir teyp gibi değillerdi. Dinledikleri ve anladıkları kadar nakilde bulunabiliyorlardı. Nitekim Hz.Aişe’nin Ebu Hureyre’yi, ve Hz. Ömer’in de, Kab’ul-ahbarı, dinledikleri sözleri yanlış anladıkları ve yanlış aktardıkları için pekçok kez uyardıkları bilinmektedir. Örneğin, Hz.Aişe, kadınların uğursuzluğu konusunda Ebu Hureyre’nin hadis diye söylediği sözün aslında Mekkeli cahiliye kadınlarının düşüncesi olduğunu ve Ebu Hureyre’nin lafın başı ile sonunu takip etmediğini belirtmiştir. Zaten bu durum, gayet insani­dir; insan unutur, yanlış anlar, eksik aktarır. Bu hususun bilinmesi hadis kritiğinde son derece önemlidir.

Kaynak: Kuran İslamı

MUHAMMED’İ ÖZLEMEK

Nisan 28, 2008 1 yorum

Mehmed Dusrmuş

Nedendir, nasıldır bilinmez ama. Muhammed’i özlüyorum… Yaşlı değil, gülen gözlerle; ağlayarak değil, gülerek; kasvetli değil, mütebessim bir çehreyle… Muhammed’i yetiştiren şartları özlüyorum…

Muhammed’in babasını hiç tanımamasını; anne kucağının sıcaklığını tatmayışını; dünyanın o en güzel şeyi olan annesinin parmak uçlarını saçlarında gezdirmesini neredeyse hiç bilmeyişini özlüyorum…

Ebu Talib’in koyunları peşinde tabiatı, mavi gökyüzünü yaşayan; ıssız ve kızgın çölde susamayı öğrenen “yalnız” Muhammed’i özlüyorum. Diplomasız ama, bakmasını ve görmesini doğrudan kainat okulundan öğrenen/öğretilen Muhammed’i…

Yetimliğini, öksüzlüğünü özlüyorum onun… Şımarık, yılışık, bir dediği iki edilmeyen; bir elinde cips, bir elinde kola tutan bir çocuk olarak değil, “kuru ekmek yiyen bir kadının oğlu olarak büyümesini; hayatın bütün acılarını bizatihi yaşayan olgun bir delikanlı olmasını sağlayan şartları; sırça saraylardan değil kerpiç duvarlar arasından, toprak zemin üstündeki hasırdan, yemeğini yediği, suyunu içtiği toprak kaplardan; giydiği en sıradan giysilerden hayata bakmasını özlüyorum… Devamını okuyun…

Allah’ın emri; “Çelişkisiz ve delile dayalı bilgiye tabi olmak”

Nisan 28, 2008 Yorum yapın

Allah şöyle buyurmuştur;

“(Dişi ve erkek olarak) sekiz eş yarattı: Koyundan iki, keçiden iki… De ki: O, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti? Eğer doğru iseniz bana ilimle söyleyin.” (Enam,143)


“Deveden de iki, sığırdan da iki (yarattı.) De ki: O bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram kıldı? Yoksa Allah’ın size böyle vasiyet ettiğine şahit mi oldunuz? Bilgisizce insanları saptırmak için Allah’a karşı yalan uydurandan kim daha zalimdir! Şüphesiz Allah o zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (Enam,144)

Koyu harfle yazılı kısımlar hadis dinin delilidir diyenler için bir anlam ifade ediyor mu?

Bu soru, yani, “Peygamberiniz böyle söylerken sizler şahit mi idiniz ?” sorusu; onların “sahihtir” dediği şeyler için onlara sorulduğunda ne cevap verecekler ?

İnsan şöyle bir soru sorabilir:

“İyi ama ben Kuran’ın indirildiğine de şahit olmadım. Peki bu nasıl olacak?”

Buna da Allah cevap vermiştir:

“Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.” (Bakara,23)

Bir cevap daha;

“Hâla Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı.” (Nisa,82)

Bu nedenle; Haniflik, en kısa tanımı ile her türlü çelişki ve dayanaksız bilgiden arınmaktır.

İşin özet ve net anlatımı budur.

Bazı vakitlerde namaza sınırlama getiren rivayetler Kuran’a aykırıdır

Nisan 28, 2008 Yorum yapın

Soru: Güneş doğarken namaz kılmak mekruhtur diye biliyoruz. Bununu sebebinin de çok eski çağlarda insanların, yaşam üzerindeki olumlu etkisinden dolayı güneşi bir tanrı olarak algılamaları, o zaman bunun bir tabiat olayı olduğu bilinmediği için güneşin her doğuşu esnasında minnet duygularını ifade etmek için insanların güneşe tapınmaları olduğu söyleniyor. Böyle yanlış şeylerin meydana gelmemesi için de güneş doğarken namaz kılmanın mekruh olduğunu duymuştum. Eğer sebep bu ise Allah’ın birliğine, ahirete, meleklerine ve peygamberlerine inanan ve güneşin doğmasının bir tabiat olayı olduğunun bilincine varan münevver bir Müslüman’ın tam namaz kılarken güneşin doğması, batması ve buna benzer tabiat olaylarını da yanlış bir şekilde algılamasının mümkün olmayacağını düşünüyorum. Ben sabah namazımı kılarken “acaba güneş şu an doğmakta mı? Ya namaza durduktan sonra doğmaya başlarsa?” diye düşünüyorum. Yani bu konuda tereddütlerim oluyor. Bazen sabah namazı güneşin tam doğuşuna denk gelebiliyor. Burada önemli olan niyet mi? İslâmiyet’te pek çok şeyi bir mantıkla izah etmek mümkün olduğuna göre acaba yanlış mı düşünüyorum? (Erhan Merdioğlu)

Abdullah İbn Ömer’e dayandırılan rivayet
Cevap: Sabah namazının ve ikindi namazının farzı kılındıktan sonra yani güneş doğarken, batarken, bir de öğle vakti güneşin tam ufkun ortasına geldiği zaman nafile namaz kılmanın mekruh olduğunu belirten bazı rivayetler vardır. Şeyh Alî Nâsıf, et-Tâ-cu’l-Câmi’u li’l-Usûl fî Ahâdîsi’r-Resul adlı eserinde bu rivayetleri toplamıştır. Abdullah İbn Abbas’a dayandırılan bir rivayete göre Hz. Peygamber, sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar, ikindi namazından sonra da güneş batıncaya kadar (nafile) namaz kılmaktan men etmiştir.

Abdullah İbn Ömer’e dayandırılan bir rivayete göre de Peygamber şöyle demiştir: “Güneş doğarken, batarken namaz kılmaya çalışmayınız. Çünkü güneş, şeytanın iki boynuzu üzerine doğup batar.” Bir başka rivayette de “Güneşin kaşı görününce, güneş yükselinceye dek namazı erteleyin, güneşin kaşı kaybolunca, tam batıncaya kadar namazı erteleyin” denilmektedir (Seyhan ve Nesâî). Amr ibn Abse ise şöyle demiş: “Ey Allah’ın Elçisi, dedim, gecenin hangi vaktinde namaz ve dua daha çok işitilir (kabul edilir)? Buyurdu ki: Gece ortasının sonları. O zaman, dilediğin kadar namaz kıl çünkü o vakitte kılınan namaz meşhuddur, mektuptur (melekler o namaza tanık olurlar, onu yazarlar, o namaz gerçekten kılınacak, kabul edilecek namazdır). Devamını okuyun…