Mezheplerimiz

Yazı içeriğindeki tabloyu inançlarınızı gözden geçirmeniz için muhakkak incelemenizi öneririm. Sonra kendi nefsinize dönüp sorun, – Ben “neye / kime” iman ediyorum ? (Ali Aksoy)

Bu yazı Kurandaki Din sitesinden alıntıdır.

 

Bir kere Kuran’ın dinin tek kaynağı olduğu göz ardı edilip hadisler, içtihadlar dinin kaynağı kabul edilince, birçok mezhebin ortaya çıkması kaçınılmazdı. Nitekim öyle oldu ve yüzlerce mezhep ortaya çıktı. Bugün dört mezhep denilen mezhepler, işte bu birçok mezhepten zaman içinde daha çok kabul görüp, günümüze kadar gelenlerdir. Bir hadise göre erkeklerin baldırını örtmesi gerektiği, diğerine göre baldırın gözükebileceği anlaşılır. Bir hadis yorumuna göre kan akması, diğer hadis yorumuna göre ise kadın elinin değmesi abdesti bozar… Tüm bu örneklerdeki gibi farklı izahlarda doğruyu kim, nasıl bulacaktır? Kuran dışında başka kaynaklara kapıyı açarak kargaşalara yol açanlar, mezhepleri ortaya sürüp bu kargaşayı önlemeye çalışmışlardır. Böylece Kuran’ın dini, yani Allah’ın gönderdiği İslam; mezheplerin dinine, mezheplerin İslam’ına dönüşmüştür. Mezhep kurucusunun biri çıkar diz ile göbek arasını örteceksiniz hadisini alır, diğer hadisi inkar eder ve böylece dine yeni bir haram sokar. Diğer bir mezhep kurucusu ise baldırın gözükebileceği sonucu çıkan hadisi doğru, diğer hadisi yanlış kabul ederek baldırın gözükebileceğini ilan eder. Mezhep kurucularından biri Peygamber’in sivilcesinin koparılması ile ilgili hadisinden kanın abdesti bozduğu sonucunu çıkarır, dine bir ilave yapar. Diğeri ise kadın elinin değmesi abdesti bozdu yorumunu yapar, diğerinin ilavesini reddedip kendi ilavesini dine katar. Oysa bu hadisler başka türlü de yorumlanabilir. Fakat Kuran dinin tek kaynağı olduğu için buna ihtiyaç yoktur.

BİZİM MEZHEPLERİN HIRİSTİYAN MEZHEPLERDEN FARKI NE?

Mezhep imamları nasihmensuh ile Kuran ayetlerinin hükmünü iptal ederek (25. Bölümü okuyun), farklı hadislerden kendilerine göre birini seçerek, kendilerine göre hadisleri yorumlayarak ve kendilerini içtihad yetkisiyle Allah’ın serbest bıraktığı konuları açıklayıcı konumuna getirerek(39. Bölümü okuyun), yepyeni bir dinsel yapı oluşturmuşlardır. Bu yeni yapının Allah’ın dini olduğu sanılsa da, ne yazık ki bu yeni yapı Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlık ne kadar Allah’ın diniyse o kadar Allah’ın dinidir. Bazıları bu mezhep imamlarının çok iyi niyetli olduğunu, din için fedakarlıklar yaptıklarını anlatarak eleştirileri görmezlikten gelmektedirler. Peki Ortodoks ve Katolik rahiplerin de iyi niyetli oldukları ve kendi mezhepleri için çalıştıkları söyleniyor, biz ne yapalım, Katolik ve Ortodoks bağnazlığı bu iyi niyet söylemlerinden ötürü Allah’ın gönderdiği Hıristiyanlıkla bir mi tutacağız? Bu mezheplerin imamları öyle bir konuma getirilmiştir ki; onlara verilen yetkiyle onlar istediğini iptal edilmiş hüküm ilan ederek, istediklerini kendilerince yorumlayarak, dilediklerini kabul ederek, uygun gördükleri durumlarda içtihad ederek Kuran’daki hükümlerden kat kat fazla hacimde sünnetler, farzlar, helaller, haramlar oluşturmuşlardır. Kuran’ın otoritesi dışında oluşturulan bu mezheplere Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli, Şii adları verilmiş, bu mezheplere uyan mukallidler(mezhep taklitçileri) ise mezheplerinin adlarıyla anılmışlardır. Oysa bakın Kuran’da ne diyor:

Dinlerini parça parça edip hiziplere bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah onlara yapıp ettiklerini haber verecektir.

6 Enam Suresi 159

BİR MEZHEBE GÖRE CENNETLİK, DİĞERİNDE CEHENNEMLİK OLUYOR

Kuran’da dinimize İslam adı verilip, hiziplere ayrılmamız yerilirken, kendimize Hanefi, Maliki gibi isimler vermeyi, bu mezheplerin ayrı helal, haram ve farzlarını kabullenmeyi ve her biri birbirinden farklı uygulamalara sahip olan apayrı mezheplerin herbirinin de İslam’a eşit olduğunu, birbirlerine ve Kuran’a aykırılıklarına rağmen, hepsinin de doğru olduğunu hangi akıl ve insafla açıklayabiliriz? Örneğin Hanefi mezhebinde namaz kılmaya başlamayan dövülür, Hanbeli, Şafi ve Maliki mezheplerinde ise aynı şahıs namaz kılmaya başlamazsa öldürülür. Sırf mezhepler açısından bile olaya baksak Hanbeli, Şafi ve Maliki olanların Hanefi’ye göre en büyük günah olan adam öldürme fiilini işleyip günaha girdiklerini, Hanefi olanların ise sırf dövdükleri, öldürmedikleri için diğer mezheplere göre Allah’ın bir hükmünü inkar edip zalim olduklarını söylememiz gerekir. Oysa ayrılıkta güzellik gören zihniyete göre Allah, ahirette Müslümanlar’ı mezheplerine göre ayıracak, Hanefi ise sen Hanefiydin dövdün doğru yaptın, Şafi ise sen Şafiydin öldürmeliydin, öldürüp doğru yaptın diyecektir! Namaz kılmayanı eğer Hanefi biri öldürürse katil olup cehennemlik bir fiil yapacaktır, oysa namaz kılmayanı öldüren Şafi, Allah’ın hükmünü yerine getirdiği için cennetlik bir fiil yapmış olacaktır. Yani aynı fiili yapan iki kişiden biri cehennemlik, diğeri ise mübarek kişi olacaktır. Böyle din olur mu? Böyle dine uyanların kelle sayısı ne olursa olsun, doğrulukları mümkün müdür? Ne yazık ki günümüzde bu mezheplere uyan geniş kitlelere bu soruları sormak zorundayız. Aklı kullanmak yerine taklitçiliği esas alan, Kuran’ı insanların hepsi anlayamaz, birkaç insan bunları anlayıp, insanlara aktarıyor diyenlerin, insanları getirdiği nokta budur. Allah dinini yalnız bu mezhep imamlarının anlayacağı şekilde mi indirdi ki insanların sadece hak olduğu söylenen bu dört mezhebe uymaları bir zorunluluk oluyor? Allah dinini ancak bu dört kişi anlasın diye indirdiyse, Kuran’da niye birçok defa “Ey insanlar” diye insanlara direkt hitap ediliyor da “Ey Şafi, ey Hanbeli, ey dört imam, siz bunları anlayın, benim dediklerimi anlamayan diğerlerine de siz anlatın” denmiyor?

Yukarıdaki örneği ele alırsak, Kuran’ın dinde zorlama olmadığını söyleyen ayetlerine ve namaz kılmayanlara dünyevi hiçbir ceza hiçbir yerde geçmemesine rağmen; namaz kılmayanın öldürüleceğini söyleyen üç ve dövüleceğini söyleyen bir mezhebin dördü birden işe yaramaz ve yanlış olacağına, nasıl dördü birden doğru ve hak oluyor? Peki bu mezheplerin dördü birden, dördü de farklıyken nasıl gerçek İslam oluyorlar?

Bazıları: “Mezheplerdeki farklılıklar ufak tefektir, biri namazda elini bağlar, biri salar. Şehirlerde olana Hanefi, köylü olana Şafi uygundur. Dolayısıyla tüm bu ihtilaflar rahmettir…” gibi izahlarla farkları ufak tefek göstererek, mezhepleri sorgulanamaz kılmayı istemekte, halka taklitçiliği yutturmaktadırlar. Oysa mezhebin birinin öldürülmesini emrettiğini biri sadece dövüyor, bir mezhebe göre helal, diğerine göre haram oluyor, birinin farz bildiğini, diğeri farz bilmiyor. Yani mezhepler helalleri, haramları ayrı birer dine dönüşmüş vaziyetteler. Mezhep imamı dilediği hadisi seçerek, nasih mensuh ile oynayarak, hadisleri keyfince yorumlayarak; Kuran’ın da, uydurmalarla dolu hadislerin de üstüne çıkmaktadır. Din, mezhep imamının bakışına göre şekillenmiş, oluşturulmuş oluyor. Ayrılığın iyilik, rahmet olduğu Kuran’a aykırı bir mantıktır ve uydurma bir hadisten gelmektedir. Oysa Kuran’da şöyle geçmektedir:

Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra çekişmeye girip fırkalar (mezhepler) halinde parçalananlar gibi olmayın.

3 Ali İmran Suresi 105

AYRILIK RAHMET DEĞİL FELAKETTİR

Ayrılıkta rahmet arayanlar uydurma hadisler yerine Kuran’ı, anlamak kastıyla okurlarsa, fırkalara ayrılmanın, mezhepler kurup helali, haramı, farzı birbirinden farklı yapılar oluşturmanın felaket olduğunu görürler. Ayrılığı teşvik eden diğer bir uydurma hadis “İçtihad eden yanılırsa bir sevap, isabet ederse iki sevap alır.” şeklindedir. Bu hadisle kişilerin kendi görüşünü “içtihad” adı altında dine sokması kolaylaştırılmış ve hata yapanın sevap alacağı şeklindeki rahatlatmayla, adeta “Dinde hata olur, içtihatta yanlış yapanın biraz az da olsa, yine de sevabı olur” denmiştir. Bu hadise dayanan mezhep imamları olaylardan çıkarttıkları sonuçları, kendi görüşlerini rey, kıyas, içtihad, fetva gibi isimlerle dinin bir parçası haline getirmişlerdir. Peygamber’in olduğu iddia edilen davranış ve sözler gibi, sahabelerin de davranış ve sözlerinin, aynı Kuran gibi dinin kaynağı kabul edilmesine, bunun üstüne binlerce uydurmanın sürekli uydurularak eklenmesi, sonraki safhada mezhep imamlarının şahsi görüşlerinin ve evvelden saydığımız tüm kaynaklardaki çelişkilerde, farklılıklarda kendi tercihlerini seçmeleri ve sonuçta bu son seçimlerin neticesinde oluşan yapının din ilan edilmesi, bugünkü mezheplerin İslam’ının hikayesidir. Yani mezheplerin İslam’ına göre din şunlardan oluşur: Kuran + hadis imamının seçtiği hadis + mezhep imamının nasihmensuhla yaptığı yorumlarla Kuran ve hadis hakkındaki değerlendirmeleri + mezhep imamının kıyas, içtihad ederek olaylardan çıkardığı sonuçlar + mezhep imamının sahabeyi değerlendirmesi neticesindeki çıkarımları + yeni oluşan olaylara göre sonradan yeni mezhep imamlarının verdiği fetvalar… Mezhep imamlarının tüm değerlendirmelere son noktayı koymaları, son makası vurmaları ve son eklemeyi yapmaları sonucu bizim geleneklerin dini, mezheplerin dini, hadislerin dini dediğimiz yapı ortaya çıkmıştır. Yeni gelişen olaylarda ise bu mezheplerin bağlıları olan sonraki devir imamlarının verdiği fetvalar, yaptıkları içtihadlar da sonradan dine eklenmiştir. Örneğin kolonya çıkınca necis olup kullanılamayacağı, üstümüze dökülürse namaz kılınamayacağı; televizyonun seyredilmesi ile ilgili farklı fetvalar; sigaraya hem helal, hem haram, hem mekruh diyen ayrı içtihadlar; sonradan ortaya çıkan durumlara karşı ilerki dönem mezhep imamlarınca yapılan yorumların nasıl dine ilave edildiklerinin örnekleridirler.

Tüm bu hazin manzarayı daha hazinleştiren izahlardan biri de ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını ve bu fırkalardan ancak birinin cennetlik, diğerlerinin cehennemlik olacağını söyleyen hadistir. Bu hadisi nakleden de tüm bu olumsuz manzaranın baş aktörlerinden, yaptıklarına daha evvel de değindiğimiz Muaviye’dir.(Darimi, Siyer, sayfa 75) Bu hadise dayanıp her mezhep kendini cennetlik, diğerlerini cehennemlik ilan etmiştir. Sunnilerin Şiileri sapık, Şiilerin de Sunnileri sapık ve cehennemlik yetmiş iki mezhepten biri ilan etmelerinde, her iki tarafın da delil gösterdiği hadislerden biri bu hadis olmuştur. Ehli Sünnet veya Sunnilik diye anılan dört mezhebin taklitçileri ise başta birbirlerine karşı hadis uydurmalarına, birbirlerini sapık ilan etmelerine, birazdan tablolardan göreceğiniz gibi helalleri, haramları ayrı dini yapılara ayrılmış olmalarına rağmen, sonradan Ehli Sünnet, Sunnilik gibi ortak adlarla bu mezheplerin dördünün birden doğru olduğunu, böylece ancak bu dört mezhebin cennetlik olabileceklerini söylemek gibi bir tevile (yoruma) sapmışlardır. Ehli Sünnet olanlar bir mezhep imamına uyar ve adeta Kuran’daki bir hüküm gibi onun koyduğu helali, haramı uygular. Aynı şekilde bir Şii kendi imamına uyar ve adeta Kuran’ın koyduğu hükümmüş gibi onun koyduğu farzı, haramı kabul eder. İki tarafsa birbirini sapık ilan eder. Peki nedir sizin farkınız? İki taraf da Kuran’ı yetersiz bulup, imamlarına, yani bir insana uyuyor ve onun izahını Allah’ın vahyiymiş gibi kabul ediyor. İki tarafın temel zihniyeti aynı taklitçilik, ama biri %100 doğru, öbürü sapık oluyor. Sonuçta temel taklit mantığında bir fark yoktur.

MEZHEPLERDEN KURAN’IN İSLAMI İLE KURTULURUZ

Mezhep taklitçiliğinin dine verdiği zararları Yaşar Nuri Öztürk “Kuran’daki İslam” kitabında şu şekilde açıklamaktadır: “Allah adına yalan uydurmanın bir yolu da mezhepleri din haline getirmek olmuştur. Mezhepler birer din, mezhep imamları tenkit üstü birer Peygamber haline getirilince İslam adıyla ortaya konan karışımın kaçta kaçının Allah’a, kaçta kaçının şuna buna ait olduğunu belirlemek, halk kitleleri için imkan dışına çıkar ve bu durum din adı altında bir kaosu insanlığın başına musallat eder. Aradan yüzlerce yıl geçmesine, insanlık boyut değiştirmiş olmasına rağmen hiç kimse bu eskimiş ve bir kısmı komedi haline gelmiş yorumlara dokunamaz. İşte zulüm ve Allah’a iftira budur. Bu zulüm yüzündendir ki gerçek İslam bilginleri, samimi din görevlileri Allah’ın saf ve berrak

Kuran dinini yüzyılımızın insanına olduğu gibi anlatmaya kalktıklarında sadece zorluklarla değil engeller, iftiralar ve suçlamalarla karşılaşabilmektedirler. çare Kuran’a gidişimizi engelleyen bütün putları, patentlerine bakmadan devirmek ve hükmü yalnız ve yalnız Allah’a bırakmaktır. Buna karşı çıkanlar, görünüşte dini kabul ettiklerini söyleseler de inkarcıdırlar. çünkü ak ve berrak din yalnız Allah’ın tekelindedir (39Zümer Suresi3). Ve bu tekelden rahatsız olup Allah’ın hüküm yetkisine şu veya bu şekilde karışanlar, Allah’a karşı gelmiş olurlar.”

ÇIPLAK UYARI

Kitaplarında mezheplerin oluşturduğu İslam’ın, Kuran’ın dininin önünde oluşturduğu engeli gören Yaşar Nuri Öztürk “çıplak Uyarı” kitabında devşirme dinin kaosu başlığıyla somut örnekler vererek mezheplerin oluşturduğu felaketi şöyle anlatır: “Sıkıntı, Allah’ın dini ile Allah’a fatura edilen devşirme dinin karıştırılmasından kaynaklanıyor. Allah’ın dini bizzat Allah tarafından İslam diye adlandırılan ve apaçık, kuşkusuz, detaylı bir kitapla insanlığa öğretilen dindir. Kaynağı Kuran, tebliğcisi Hz. Muhammed’dir bu dinin. Kuran’daki İslam’dır bu. Devşirme dine gelince onun kaynağı tek olmadığı gibi kitabı ve tebliğcisi de tek değildir. O, Kuran’daki İslam’ın tevhidine karşı bir şirket dinidir. Kitabı birkaç tane, önderi birkaç tane, hatta ümmeti birkaç tanedir. Bir tür anonim şirket gibidir. Bunun içindir ki devşirme dinde birlik ve ahenk yerine tefrika ve kaos vardır. Devşirme dinin tüm rahatsızlığı, ondaki hüküm kaynağının tek olmayışıdır. Devşirme dinde tam bir otorite boşluğu vardır. Ona göre, buna göre, falancanın kavlince, filancanın rivayeti mucibince, üstadın beyanına göre, hazretimizin fermanı gereğince v.s. devşirme dini bir yamalı bohça haline getirmiştir. Allah’ın dinindeki: Hüküm Allah’ındır. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir. (5Maide Suresi44,45, 47,50) ilkesi saf dışı edildiği için bu şirket dinin ortaya koyduğu tabloda hakim özellik didişme ve bozgundur. Bu bozgunda hüküm yetkisinin mezhepler, hizipler, gruplar, partiler, tarikatlar ve daha bilmem neler tufanında kime veya kimlere ciro edildiği belli değildir. Bunun içindir ki bu tufanda aynı din kimliğini taşıyanların aynı niyetle icra ettikleri aynı fiil, şirketin bir elemanına göre sevap olurken, bir başka elemanına göre büyük günah olabilmektedir. İki vatandaşımız, bir gazetede din adına verilmiş bazı fetvaların kupürlerini de ekledikleri mektuplarında, bu fetvaları değerlendirdikten sonra soruyorlar. Bu nasıl şey? Allah’ın dinine fatura edilen bu fetvaların bazılarını Allah’ın dinini tenzih ederek dikkatlerinize sunmak istiyorum: Namazda Ettehiyyat okunurken Şafiler’in şehadet parmağını kaldırması sünnet, Hanefilerin kaldırması ise bazılarına göre mekruh, bazılarına göre harammış. Bu bakımdan, Hanefiler’in Ettehiyyat okunurken parmak kaldırmamaları gerekirmiş. İfadeye konuluşu bile bir kaos sergileyen bu fetvanın vermek istediği acayiplik şudur: Aynı dinin iki mensubu aynı kitabın buyruğu olan bir ibadeti icra ederken aynı duayı okuyorlar ve o duanın aynı yerinde şehadet parmaklarını kaldırıyorlar. Gel gör ki, bunu yapmakla biri sevap kazanıyor, biri haram işliyor, yani büyük günaha giriyor. Ve bunun adı İslamiyet oluyor, öyle mi? Şu fetvayı da bir okuyucunun sorusuna verdikleri cevaptan izleyelim: Dişlerinde dolgu veya kaplama olan kişiler eğer Hanefi mezhebinde iseler onların gusül(boy) abdestleri geçersizdir. Başka mezhepten iseler problem yok. Bu fetvanın önümüze koyduğu gerçek şu: Allah’ın kitabı Kuran’a bağlı olduğunu istediği kadar söylese de, eğer bir insan yakasını Hanefi keyfine kaptırmışsa, dişlerini doldurtamaz, kaplatamaz. Aksi halde ömür boyu cenabet gezmiş olur. (Kıldığı namazlar da geçersiz olur) Yok eğer her nasılsa Şafii kampına kapılanmışsa sorun yok dişlerini doldurtabilir, kaplatabilir. Şimdi sormak lazım: Dinin temel amacından biri nefsi yani insanın varlığını, sağlığını korumaktır. İnsanın kendisini tehlikeye atmaması ise Kuran’ın emirlerinden biridir. Şimdi Müslüman, bu temel emirlere uyarak sağlığını korumak için dişlerini doldurtma, kaplatma yoluna mı gitsin, yoksa mezhep hatırı için Kuran’a ters düşmek veya ömür boyu cenabet gezmek şıklarından birini mi seçsin? Hayır efendim, Şafii olup kurtulsun diyorsanız, o zaman Hanefilik sıkıntısıyla cebelleşmek niye? Peki bütün bu hengameye dalmak yerine tek ve dosdoğru yolu çizen Kuran’a bağlı kalsak ne kaybederiz? Bizzat Kuran’ın sorduğu gibi: Allah, kuluna kafi gelmiyor mu? Diyeceksiniz ki Kuran’da diş doldurtmakla ilgili hiçbir bahis yoktur. Peki öyle ise, size ne oluyor da Allah’ın dinin kaynağı yaptığı kitaba koymadığı bir şeyi din bünyesi içine çekip ikinci bir ilah gibi insanın karşısına buyruklar, tartışmalar çıkarıyorsunuz? Allah bazı şeyleri eksik mi bıraktı da siz düzeltiyorsunuz?”

NE OLACAK DİŞLERİ ÇÜRÜYEN HANEFİLERİN HALİ?

Ne yazık ki halkın geniş kitleleri mezheplerin gerçek yüzünü, bu yapının Kuran’la çeliştiğini bilmeden mezhebe tabi olmakta, dini Kuran yerine mezheplerin izahlarına göre oluşmuş ilmihal kitaplarından öğrenmektedirler. Yukarıdaki örneği ele alırsak Türkiye’de halkın büyük bir kesimi Hanefi mezhebinden olduğunu söylemektedir. Fakat büyük bir kesimi Hanefi olan halkın büyük bir kısmı, mezheplerinin dişlere dolgu yapmayı yasaklayan izahını bilmediklerinden dişlerini doldurtmakta ve kaplatmaktadır. Böylece boy abdestleri ve dolayısıyla namazları Hanefilik dedikleri mezheplerine göre geçersizdir. Kitlelerin önüne “Ya Sunni olursun, Hanefi mezhebine uyarsın, ya da Şii, Alevi gibi sapık bir mezhepten olursun” şeklinde klişe laflarla, korkutmalarla; mezhepçilik adeta bir milliyetçilik, ırkçılık şekline dönüştürülüp sunulmuştur. Sunni olmamak adeta kafir olmakla eşdeğer gösterilmiş, bu fikrin her alternatifi de sapık ilan edilmiştir. Şiilik ve Alevilik’te de durum farklı değildir. Onlar da aynı şekilde ırkçılığa dönüştürülmüş mezhep taassuplarıyla Sünniliğe aynı şekilde yaklaşmaktadırlar. Bu kitlelerin görmezlikten geldiği ve halkın bilmesi gereken alternatif; Kuran’ın din olarak tek başına ele alınıp, tüm bu mezheplerin inkar edilmesi ve dinin yalnız Kuran’a dayanarak oluşturulmasıdır.

Mezheplerin kurucuları Kuran’ı ve hadisleri kendilerine göre yorumlayıp, diledikleri hadisleri veya ayetleri seçtikleri, dinin serbest bıraktığı konularda rey ve içtihad adıyla hüküm oluşturdukları için aslında Kuran’ın da, hadisin de üzerinde bir yetkiye sahip kılındılar. Bu yetkiyi kullanışlarından bizim gibi sadece Kuran’ı yeterli görenler değil, mezhep imamlarından sonra yaşayan ve bizim her fırsatta eleştirdiğimiz hadis imamları bile rahatsız olup, mezhep kurucularına çok şiddetli eleştiriler getirdiler. Eleştirilerin odaklandığı en önemli noktalardan biri mezhepçilerin kendi görüşlerini, reylerini kimi konularda hadisin önünde tutmalarıydı. Hatta bazı hadisçiler, ehli rey fakihleri diye çağırdıkları mezhepçileri; elde ettikleri sonuçlara, kendi reylerine uygun hadisler uydurmakla eleştirdiler. En meşhur hadisçi Buhari’nin, en büyük mezhebin kurucusu Hanefi’yi eleştirmesi ve güvenilmez ilan etmesi hadisçilerin bile bazı mezhepçileri beğenmediğinin en dikkat çekici örneğidir. Sonuç olarak bugün uyulan İslam, Kuran’ın İslam’ı olmadığı gibi aslında uydurmalar ile dolu hadisler bile değildir. Bugün uyulan İslam mezhep imamlarının kurduğu ve kendi kafalarına göre tüm bu kaynakları değerlendirdikleri İslam’dır. Mezheplerin kurulduğu dönemde ne Buhari, ne Müslim hadis kitaplarını yazmamışlardı. Hadisler sahih, zayıf, hasen şeklinde ayırımlara da mezhepler oluşturulduğu zaman tâbi değillerdi. Yani mezhepler, en titiz çalışması bile birçok uydurmayla dolu olan hadislerin, en doğru hadis çalışmaları olduğu iddia edilen kütübi sitte (altı meşhur hadis kitabı) ortada yokken oluşturuldu. Yani mezheplerin izahlarında uydurmaların yüzdesi birçok hadis kitabının çok çok üstündedir. Oysa ne yazık ki halkın önemli bir kesimi tüm bunlardan habersiz, kendi mezheplerini İslam’a eşit saymakta ve bu yapıların Kuran’la çelişikliğinden habersizdirler. Kuran dini açıklamış ve birçok konuyu açıklamayarak serbest bırakmış ve böylece dinin her devre, her ortama uymasını sağlamıştır. Mezheplerse dinin serbest bıraktığı her detayı, haşa Allah açıklamayı unutmuş gibi açıklayıp, dini birçok devirle, birçok durumla, hatta insanın yaratılışıyla çelişir hale getirmişlerdir.

HARİCİLERE GÖRE KADIN

Birazdan göreceğimiz tablolar Kuran dışındaki konularda mezheplerin nasıl kendi aralarında çeliştiklerini göstermektedir. İslam’ın Kuran dışı kaynaklarından biri olarak “İcma” da gösterilmektedir. “İcma”yı Ehli Sünnet, tüm alimlerin bir konudaki ittifakı (ortak görüşü) olarak açıklar. Oysa aşağıdaki tablo aslında hiçbir konuda ittifakın (icmanın) olmadığının delilidir. Ehli Sünnet’in kendi içindeki mezheplerde “İcma”nın bazı konularda varlığı doğru olsa da, İslam tarihini baz alırsak, Kuran’da geçmeyen ama icma edilmiş hiçbir konu kalmaz. Kuran’a hangi konuda ilave yapılmaya veya Kuran’a aykırı bir izah getirilmeye kalkışılmışsa tarih içinde o izaha muhalefet olmuştur. Örneğin hayızlı kadının namaz kılamayacağında, namazın 5 vakit olduğunda, kadının devlet başkanı olamayacağında, zina yapan evlilerin taşlanarak öldürülmesinde Ehli Sünnet’in tüm mezhepleri görüş birliğindedir. Fakat bu Ehli Sünnet’in kendi içindeki görüş birliğidir. Örneğin Hariciler, hayızlı kadının namaz kılmasını, kadının devlet başkanı olabileceğini, farz namazların 5 vakitten az olduğunu, zina edenin taşlanarak öldürülemeyeceğini bu mezheplerin ilk kurulduğu yıllarda söylemişlerdir. Bu da bize Kuran’da geçmeyen her konunun nasıl güvenilmez, çelişkili olduğunu ve dolayısıyla Kuran’ın tek ve güvenilir kaynak olduğunu bir de bu yönden göstermektedir. Sırf Kuran’dan dini anlamak geçerli bir yöntem olmadığı sürece din adına birbirinden farklı mezheplerin ortaya çıkması kaçınılmaz sonuç olmaktadır. Kuran dışı mezhepler, ayrı ayrı fikirleriyle Kuran’dan sapmaktadırlar. Bu mezheplerin görüşleri, helalleri, haramları farklı olduğu için, bunların Kuran’ın İslam’ına karşı çıkışları bir birlik oluşturamaz. çünkü her biri Kuran’dan sapmışlık konusunda bir olsa da, vardıkları sonuçlar açısından farklı oldukları için kendi aralarında bir sayılamazlar. Bu yüzden her ne kadar bazıları Sunni gibi başlıklarla bu mezhepleri bir potada gösterme çabasındaysalar da birazdan sunacağımız tablolardan göreceğiniz gibi her biri ayrı uçlardadır. Bu yüzden bu mezheplerin arasındaki bir birlik ancak hayali bir birliktir, yutturmacadır, her birinin helali de, haramı da apayrıdır.

MEZHEP İMAMININ RüYADA ALLAH’I GÖRDüĞü UYDURMASI

Mezheplere halkı inandırmak isteyenler, kendi mezhep imamlarını öven, diğer mezhep imamlarını yeren hadisler uydurmuşlardır. Bu arada mezhep kurucularının ne kadar bilgili, ne kadar dinine bağlı olduğu şeklindeki hikayeler de mezhep taklitçilerini mezheplerine bağlı kılmak için anlatılır. Bizim gördüğümüz en insafsız uydurmalardan biri ise Ebu Hanife’nin rüyasında 100 defa Allah’ı gördüğünü söyleyen uydurmadır. Ne yazık ki mezheplere halkı bağlayacağız diye kantarın topuzu bu kadar kaçmıştır. Mezhep kurucularını anlatan bu uydurmaların hepsinin gerçekten kendi izahları mı, yoksa sonradan talebeleri ve mezhep bağlıları tarafından mı uydurulduğunu tam olarak tespit edemiyoruz. Ama her durumda ortaya çıkan tablonun korkunçluğu ve Kuran’ın yeterliliği açıktır.

Biz günümüzde Hanefi mezhebi adına kabul edilenlerin Ebu Hanife ile de alakası olmadığı kanaatindeyiz. Ebu Hanife’ye tarihte “Ehli Rey” denmiştir. Bu Ebu Hanife’nin Kuran’da bulmadığı bir hususu kendi yorumu ile halletmeye çalışması sebebiyledir. Hadisi kaale almayan bir tutum olarak değerlendirilen bu davranış tarzına tüm “Ehli Hadis”, özellikle Şafi ve sonraları Buhari aşırı tepki göstermiştir. Oysa günümüzde anlatılan Hanefi mezhebi komple hadisçi bir mezheptir. Hanefi mezhebinin her izahı bir hadise dayandırılmak istenmektedir. Oysa tarihsel kayıtlara göre Ebu Hanife’nin öldürülme sebebi kendisinin “Reyci” özelliğine bağlanır. Bugünkü Hanefi mezhebini bize, Ebu Hanife’yi öldüren iktidarın yönetimi altında aktardılar. Öyle ki Hanefi mezhebinin Ebu Hanife’den sonra iki numaralı kişisi kabul edilen Ebu Yusuf (3. bölümde gördüğümüz, kabak sevmem diyeni öldürmeye kalkan kişi), Ebu Hanife’yi öldüren iktidarın resmi fetva makamı olmuştur. Hocasının görüşlerini kendisini iktidar yapanların devrinde hem de kendisini iktidar yapanlar aynı zamanda hocasını öldürenlerken açıklayanların açıklamaları ideolojik, çarpık ve saptırılmış olmadan kalabilir mi? Ebu Hanife’nin “Reyci” tanıtılıp, bugünkü Hanefi mezhebinin “Hadisçi” olmasının temel sebebi bizce budur. İkinci sebep de mezhep sahiplerinin kendi görüşlerini doğru çıkarmak için mezhepsel görüşleri doğrultusunda hadis uydurmuş olmalarıdır. Hadis kitaplarının bir çoğu mezhepler kurulduktan sonra yazılmıştır. Bu yüzden mezhep görüşlerini doğru çıkartmak için hadis uyduranların hadisleri “Reyci” görüşlerin, nasıl “Hadisçi” görüşe dönüştüklerini açıklar. Ebu Hanife’nin görüşleri her ne olursa olsun, kitabımız boyunca eleştirdiğimiz “Hanefilik” mezhebi diye anlaşılan, anlatılan ve uygulanandır.

UYDURULAN DİNİN TEMELLERİNİ ŞAFİİ ATTI

İyi bir araştırma yapılırsa bugünkü Ehli Sünnet fikirlerin, hadisçi dini yapının temelinin, ilk olarak Şafii mezhebinin kurucusu İmamı Şafii tarafından atıldığı anlaşılır. Şafii’den sonra açık bir Kurani hükmün bulunduğu birkaç durum hariç, fıkhi bir fikri bir veya birden fazla hadise dayandırmak mecburi hale geldi (W. Montgomery Watt, İslam Nedir?) Aynı yargıyı İlhami Güler şöyle açıklamaktadır: “Bu arada İslam dini düşünce tarihinde Kütübi Sitte ve özellikle Sahihi Buhari’nin neredeyse Kuran’a denk epistemolojik öneminin temelinde, Şafii’nin sünneti, gayri metluv vahye indirgemesinin büyük payı olduğunu unutmamak gerekir. Şafii’ye kadar birçok alim tarafından çeşitli şekillerde değerlendirilen ve sözlü akla tabi olan hadis kültürü, Şafii’den sonra yazım aşamasına ulaşarak bir nevi dogmalaşmaya ve önem itibariyle Kuran’a yaklaşmaya başladı. (I. Kuran Sempozyumu, sayfa 310, Arkoun Tarihiyyetu’lFikri’lArabi, sayfa 7879) Bugünkü sünnet anlayışının temelinin İmam Şafii ile atıldığını Osman Taştan ise şöyle anlatır: “Şafii’nin çıkışı bu durumu değiştirdi. Şafii Peygamber’in sünnetini toplumun sünnetinden ayırdı ve onu hukuki açıdan Kuran’ın seviyesine çıkardı. İdealde bu Hz. Muhammed’in Peygamber’liğine maksimum düzeyde bir saygı duymak ve aynı zamanda hizmet etmekti. Gerçekte ise bu tavır Hz. Peygamber ile onun toplumunun arasına kapatılması güç olan bir mesafe koymaktı. Böylece sünnet, vahiy potası içerisinde Kuran’la birleştirilmişti. Artık yapılacak olan şey sahabi sözlerini de sünnetle birleştirip vahyin kapsamına dolaylı olarak dahil etmekti… Sonuçta bu tür teorik gelişmeler aslında Kuran’a mahsus olan vahyi önce Sünnet’e sonra da sahabi sözlerine teşmil etmişti. Bir diğer ifadeyle bu durum kutsallığı ilahi kelam olan Kuran’dan beşeri kelam olan sahabi sözlerine kadar yaymaktı.” (I. Kuran Sempozyumu, 317321)

Mezhepler tarihine bu kitapta geniş yer ayırmak istemedik. Bunun yerine mezheplerin vardıkları sonuçlara ve bu sonuçların Kuran’la çelişkilerine detaylı bir şekilde yer verdik. Mezhepler tarihini inceleyen her kişi Şafii’nin Hanefi mezhebine saldırılarını, Maliki, Hanbeli, Şafii mezheplerinin Ehli Sünnet adlı bir mezhebin dört ayrı kolu değil fakat her birinin apayrı birer mezhep olduklarını anlar. Birazdan göreceğiniz tablolardaki 100 örnek de mezheplerin farklılığını göstermeye yetecektir. Aslında apayrı olan bu mezhepler ilerleyen asırlarda siyasi otoritenin rolüyle ve siyasi otoritenin, Nizamiye Medresesinin Rektörü yaptığı Gazali’nin katkılarıyla tek bir mezhepmiş gibi gösterilmeye çalışılmışlardır. Ehli Sünnet veya Sünnilik adı altında dört apayrı mezhep toplanmıştır. Apayrı olduklarına inanmayan, tabloları incelesin. Tablolardaki 100 örneğimiz az gelirse bu dört mezhebin hükümlerini karşılaştıran Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı gibi kitapları okusunlar; tek ad altında toplanmaya çalışılan bu mezheplerin, apayrı hükümleriyle birbirlerinden ne kadar ayrı olduklarını bu şekilde görsünler. Allah bize tek bir din indirmişken kendi aralarında binlerce çelişkiyi taşıyan mezheplerin doğru olması mümkün mü? Apaçık, çelişkisiz, korunmuş Allah’ın kitabı yerine, mantıksız, çelişkili, tahrif edilmiş ve insan yapısı olan mezhepleri din diye kabul etmek hiç doğru olabilir mi? Bu dört mezhebin ortak noktaları; Kuran’la yetinmemek, Kuran dışı dini kaynaklar edinmek suretiyle Allah’ın dindeki otoritesini bozmaya çalışmak ve dini fırkalara bölmektir.

Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın, fırkalara bölünüp ayrılmayın.

3 Ali İmran Suresi 103

HALA ATALARINIZIN MEZHEBİNE Mİ İNANIYORSUNUZ?

Mezheplerin kendi aralarında nasıl çeliştiklerini aşağıdaki tablolardan görelim ve Allah’ın tek dininin mezhepler aracılığıyla nasıl farklı dinlere dönüştürüldüğünü anlayalım. Bu tablolarda ayrıca mezheplerin kendi içlerindeki çelişkilerine yer vermiyoruz. Örneğin Hanefi mezhebinin ilk kurucusu Ebu Hanife ile onun talebeleri Ebu Yusuf ve Muhammed’in farklı görüşleri olduğu da kabul edilir ve bunlarda da çelişki çoktur. Bu tablolarda sadece Sünni 4 mezhebin çelişkileri vardır. Şiilikle Sünniliğin ayrılıkları da ayrı bir kitap yazdıracak kadardır. Bu tablolar çelişkilerin ancak az bir kısmını göstermektedir. Mezheplerin tüm çelişkilerini anlatmaya bu kitabın hacmi çok dar gelir. Allah bizim Kuran’ın hacmi dışındakilerden dinimizi öğrenmemizi istememiş olması sayesinde bu kargaşanın, bu çelişkilerin içinde boğulmuyoruz.

Siz eğer hala atalarınızdan miras aldığınız mezheplere, sırf atalarınız bunlara iman ettiği için inanıyorsanız, lütfen sunacağımız 100 örneği inceleyip mezhebinizi iyice öğrenin. Öğrendikten sonra; tüm bu çelişkilerden sonra mezhebinizi bir kenara atıp ister Kuran’la yetinin, ister bu tabloları uygulayıp bu farkları “rahmet” diye niteleyin. Uyarı bizim; akıl sizin, seçim sizin, sorumluluk sizin.

 

Mezheplerin Çelişkilerine 100 tane örnek

 

Konular

Hanefi

Maliki

Şafii

Hanbeli

1

Ölü Hayvanın derisi helal midir?

Haram

Helal

Haram

Helal

2

Pislikle beslenen hayvanların eti helal midir

Helal

Haram

3

Yılan balığı yemenin hükmü nedir?

Helal

Haram

4

Erkeğin kırmızı elbise giymesinin hükmü nedir?

Mekruh

Helal

Haram

Mekruh

5

Erkeğin sarı elbise giymesinin hükmü nedir?

Haram

Helal

Haram

Haram

6

Ud, zurna, dümbelek, boru davul çalmak nedir?

Mekruh

helal

Helal

Haram

7

Karga eti yemenin hükmü nedir?

Haram

Helal

Haram

Haram

8

At eti yemenin hükmü nedir?

Haram

Helal

9

Midye yemenin hükmü nedir?

Haram

Helal

10

İstiridye yemenin hükmü nedir?

Haram

Helal

11

Istakoz yemenin hükmü nedir?

Haram

Helal

12

Kırlangıç eti yemenin hükmü nedir?

Helal

Helal

Haram

Haram

13

Kartal eti yemenin hükmü nedir?

Haram

Helal

Haram

Haram

14

Yarasa eti yemenin hükmü nedir?

Haram

Mekruh

Haram

Haram

15

Beyt-i Tavaftan öne abdest almak nedir?

Vacip

Farz

Farz

Farz

16

İlk iki rekatta Fatiha okumanın hükmü nedir?

Vacip

Farz

Farz

Farz

17

Rüku ve secdelerde tesbih etmek nedir?

Sünnet

Sünnet

Vacip

18

İlk iki rekatta Fatiha’dan sonra sure okumak nedir?

Vacip

Mübah

Sünnet

Sünnet

19

Fatiha’dan evvel Besmele çekmek nedir?

Sünnet

Mekruh

Farz

20

Namazda ayakların arası ne kadar açık olmalı?

4 parmak

2 karış

1 karış

2 karış

21

Vitir namazının hükmü nedir?

Vacip

Sünnet

Sünnet

Sünnet

22

Tüysüz bir delikanlıya değen erkeğin abdesti bozulur mu?

Hayır

Evet

Hayır

Hayır

23

Namazda selam almak abdesti bozar mı?

Evet

Hayır

24

Namaz kılan kimsenin önünden geçilmesinin haram olduğu mesafe ne kadardır?

40 kulaç

1 kulaç

3 kulaç

3 kulaç

25

Namaz içinde unutarak konuşmak namazı bozar mı?

Evet

Hayır

Hayır

Evet

26

Namazda hatayla yanlış bir kelime geçerse namaz bozulur mu?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

27

Namazda af ve of demek namazı bozar mı?

Evet

Hayır

Evet

Evet

28

Eti yenen hayvanların sidiği ve artığı necis midir?

Evet

Hayır

Evet

Hayır

29

Eti yenen hayvanların menisi necis midir?

Evet

Evet

Hayır

Hayır

30

Abdestin farzları kaçtır?

4

7

6

7

31

Abdesti belli bir sıra ile almak farz mıdır?

Hayır

Hayır

Evet

Evet

32

Abdesti ara vermeksizin almak farz mıdır?

Hayır

Evet

Hayır

Evet

33

Abdestin sünnetlerinin sayısı kaçtır?

18

8

30

20

34

Misvak kullanmak sünnet midir?

Evet

Hayır

Evet

Evet

35

Abdestte ellerin, yüzün ve kolların üçer kere yıkanması sünnet midir?

Evet

Hayır

Evet

Evet

36

Abdestte başın üç defa mesh edilmesi sünnet midir?

Hayır

Hayır

Evet

Hayır

37

Abdestte kulakların içten ve dıştan meshi sünnet midir?

Evet

Evet

Evet

Hayır

38

Abdestte kulaklar kaç defa mesh edilmelidir?

1

1

3

1

39

Abdesti bozan şeylerin sayısı kaçtır?

12

3

5

8

40

Cinsellik organına dokunmak abdesti bozar mı?

Hayır

Evet

Evet

Evet

41

Namazda kahkaha ile gülmek abdesti bozar mı?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

42

Deve eti yemek ve cenazeyi yıkamak abdesti bozar mı?

Hayır

Hayır

Hayır

Evet

43

Abdest şüphe ile bozulur mu?

Hayır

Hayır

Hayır

Evet

44

Kan akması abdesti bozar mı?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

45

Delikli meshin üzerinden mesh etmek caiz midir?

Evet

Evet

Hayır

Hayır

46

Gusül abdesti almayı gerektiren sebeplerin sayısı kaçtır?

7

4

5

6

47

Gusül abdestinin farzları kaç tanedir?

11

5

3

48

Umursamazlıktan veya tembellikten dolayı namaz kılmayanın hükmü nedir?

Hapsedilir, kanatılana kadar dövülür, öldürülür

Tevbe etmezse öldürülür

üç güniçinde tevbe etmezse öldürülür

üç güniçinde tevbe etmezse öldürülür

49

Ezanın sözleri peşpeşe okunmasa da geçerli olur mu?

Evet

Evet

Hayır

Hayır

50

Arapça bilmeyen kimsenin kendisi için ezanı kendi dilinde okuması caiz midir?

Hayır

Hayır

Evet

Hayır

51

Ezanda niyet şart mıdır?

Hayır

Evet

Hayır

Evet

52

Ezan ve kamet esnasında selam almak caiz midir?

Hayır

Hayır

Hayır

Evet

53

Fatiha suresi okunmadan kılınan namaz geçerli olur mu?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

54

Namazı bitirirken selam vermenin farz olduğu miktar nedir?

Farz değildir

1 tarafa vermek farzdır

1 tarafa vermek farzdır

2 tarafa vermek farzdır

55

Erkeğin avret yeri neresidir?

Göbeğiile diz kapağı arası

Ön ve arka uzuvları

Göbeğiile diz kapağı arası

Göbeğiile diz kapağı arası

56

Ölünün yıkanmasının farz olması için cesedin ne kadarının bulunması gereklidir?

01.Şub

02.Mar

Az da olsa olur

Az da olsa olur

57

Ölüyü yıkarken ağzına ve burnuna su vermek gerekir mi?

Hayır

Evet

Evet

Hayır

58

İhramlı iken hacda ölen kişinin üstüne hoş koku sürülüp başı örtülür mü?

Evet

Evet

Hayır

Hayır

59

Cenaze namazını kimin kıldırması gerekir?

Sultan Devlet Başkanı

Kaldırması vasiyet edilen kişi

Velisi

Kaldırması vasiyet edilen kişi

60

Cenaze namazı, namaz kılmanın yasak olduğu kaç vakitte kılınmaz?

5

3 k

Her vakitte ılınabilir

3

61

Ölü gömülmek için, öldüğü yerden başka bir yere nakledilebilir mi?

Evet

Evet

Hayır

Hayır

62

Oruç için dil ile söyleyerek niyet etmek şart mıdır?

Evet

Evet

Hayır

Evet

63

Ramazan orucu için hergün ayrı ayrı niyet etmek şart mıdır?

Evet

Hayır

Evet

Evet

64

Kan aldırmak orucu bozar mı?

Hayır

Hayır

Hayır

Evet

65

Zekatın farz olması için hangi mallardan borçlu olmamak şarttır?

Zirai ürün dışındaki mallardan

Altın ve gümüş

Böylebir şart yoktur

Bütün mallardan

66

Erkek ve kadının ziynet eşyalarından zekat vermeleri farz mıdır?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

67

Kâğıt paradan zekat vermek farz mıdır?

Evet

Evet

Evet

Hayır

68

Madenlerden ne kadar zekat verilmesi gereklidir?

01.May

01.May

Oca.40

Oca.40

69

Ticarî bir eşyanın zekatının şartları kaçtır?

4

5

6

2

70

Topraktan çıkan her şey için zekat vermek farz mıdır?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

71

Balın zekatını vermek farz mıdır?

Evet

Hayır

Hayır

Evet

72

Vakfedilen topraktan zekat vermek farz mıdır?

Evet

Evet

Hayır

Hayır

73

Kiralanan veya emanet alınıp ekilen toprağın zekatını vermek farz mıdır?

Hayır

Evet

Evet

Evet

74

Zeytinin zekatını vermek gerekli midir?

Evet

Evet

Hayır

Evet

75

Yem ile beslenen ve çalıştırılan hayvanlardan zekat vermek farz mıdır?

Hayır

Evet

Hayır

Hayır

76

Koyun ile keçi kaç yaşlarında olursa zekatı farzdır?

Koyun 1 Keçi 1

Koyun 1 Keçi 1

Koyun 1 Keçi 2

Koyun 1/2 Keçi 2

77

Kadın yanında kocası olmadan hacca gidebilir mi?

Hayır

Evet

Evet

Hayır

78

Acizlik veya zaruret yüzünden hacca gidemeyen kişinin kendi yerine başkasını göndermesi caiz midir?

Evet

Hayır

Evet

Evet

79

Haccın şartı kaç tanedir?

2

4

5

4

80

Şeytan taşlarken atılan taşın cemreye düşmemesi caiz midir?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

81

Müslüman olmayan bir fakire yemek verilmesi caiz midir?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

82

İpeğin üzerine oturmak, yaslanmak, yastık olarak kullanmak, duvar örtüsü yapmak haram mıdır?

Hayır

Evet

Evet

Evet

83

Erkek çocuğa ipek giydirmek caiz midir?

Hayır

Hayır

Evet

Evet

84

Gümüş ile süslenmiş kaptan su içmek ya da abdest almak caiz midir?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

85

Sakalı kesmek haram mıdır?

Evet

Evet

Hayır

Evet

86

Tavla oynamak haram mıdır?

Hayır

Evet

Evet

Evet

87

Satranç oynamak haram mıdır?

Evet

Evet

Hayır

Evet

88

Ölen bir kişinin borçları ödenmeli midir?

Hayır

Evet

Evet

Hayır

89

Kişi kendi arazisinde bulunan maddenin ne kadarını devlete vermelidir?

01.May

Hiç

Hiç

Hiç

90

Bir araziyi gasp edip eken kimse çıkan ürünün sahibi midir?

Evet

Evet

Evet

Hayır

91

Yapılan bir sözleşmeyi değiştirme veya feshetme süresi ne kadardır?

3 gün

İhtiyaç gereği kadar

3 gün

Anlaşma ile belirlenir

92

Cinsi tecavüzde bulunulan hayvanın hükmü nedir?

Öldürülür, eti yenmez

Öldürül mez, etiyenebilir

Öldürülmez, etiyenebilir

Öldürülmesi gerekir

93

Şarap ve diğer sarhoş edici maddelerin içilmesinin cezası kaç değnektir?

80

80

40

80

94

Şarap kokan veya şarap kusan kişiye değnek cezası uygulanır mı?

Hayır

Evet

Hayır

Hayır

95

Dinden döndüğü için öldürülen bir kişinin malı mirasçıla-rına verilebilir mi?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

96

Dinden dönen kadın öldürülür mü?

Hayır

Evet

Evet

Evet

97

Terketmek, hapsetmek, aç ve susuz bırakmak suretiyle bir kişiyi öldürmek, kasten öldürmek gibi midir?

Hayır

Evet

Evet

Evet

98

Bir kadının hakimlik yapması caiz midir?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

99

Köpek necis bir hayvan mıdır?

Hayır

Hayır

Evet

Evet

100

Müezzin okuduğu cezandan dolayı ücret alabilir mi?

Hayır

Evet

Evet

Hayır

 

Kurandaki Din kitabını indir

 

 


  1. ali topaloğlu
    Nisan 10, 2007, 3:12 pm üzerinde | #1

    yüz madde saydın ve eleştirdin. şimdiiiii eleştirdiğin bu konuların doğrularını kuranı kerime göre delilleri ile sen söyle bakalım.sakın kaçma ve kıvırma.

  2. Nisan 10, 2007, 3:28 pm üzerinde | #2

    Selam Ali,

    Son cümleni cahilliğine veriyorum. Bunların doğrusu şu: Bu yüz maddede yazılanların hiç biri haram değildir. Kuran’da buna dair hiç bir delil yoktur. Daha detaylı bilgi ve tartışmalar için,

    http://www.hanifdostlar.com sitesine bakabilirsin.

    Selam ile…

  3. ali topaloğlu
    Nisan 10, 2007, 7:32 pm üzerinde | #3

    kaş yapayım derken göz çıkarmayın.

  4. ali topaloğlu
    Nisan 10, 2007, 8:25 pm üzerinde | #4

    namaz kılıyormusun?kılıyorsan nasıl kılıyorsun?namazdaki hareketleri ve sözleri nerden öğrendin?hz peygamber 23 yıl vahiyden başka kelam söylemedimi?uydurma hadisleri ayıklayın.eyvallah.fakat kaş yaparken göz çıkarmayın.cahil olduğuma gelince, bana ne olduğumu hatırlattığın için,teşekkür ederim.çünki ben bir aynayım!

  5. Nisan 10, 2007, 9:39 pm üzerinde | #5

    “cahil olduğuma gelince, bana ne olduğumu hatırlattığın için,teşekkür ederim”

    Sorun değil… :)

    Ne kaçarız, ne kıvırırız…

    Sen görüşünde çok mu sadıksın… O halde “kaçma” , “kıvırma” , yukarıda maddeler halinde yazan dinini yaşa… Harfi harfine yaşa… Öyle ya… Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün… :)

    Sakın sarı veya kırmızı elbise giyme, sakın namaza üşeneceğin tutmasın… Senin (Mezhebinin) dininde katlin vaciptir. Senin dinin sana, benim dinim bana…

    “hz peygamber 23 yıl vahiyden başka kelam söylemedimi?” Kuran oku… İyi gelir…

    Dininin inceliklerini tartışmak istersen linki yazdım… http://www.hanifdostlar.com Seni de bekleriz…

    Selam deyip geçiyorum…

  6. ali topaloğlu
    Nisan 10, 2007, 9:52 pm üzerinde | #6

    kendinize müridmi arıyorsunuz?ben direk Allaha (cc) bağlıyım kardeş.ben aynayım cümlesini neden pas geçiyorsun?şiir köşendeki yorumumu iyi oku ve anla. namaz sorusuna neden cevap vermedin?bu kıvırmak ve kaçmak değilmi?selam

  7. Nisan 10, 2007, 10:00 pm üzerinde | #7

    Eyvallah Ali kardeşim…

    Kim aracısız olarak Allah’a inanırsa bizim kardeşimizdir. Namaz konusunda, bireysel işlerimiz konusunda konuşmamak adetimdir. İllaki bir şeyler soruyorsan,

    http://www.hanifdostlar.com/forum_posts.asp?TID=3216&PN=1

    budur.

    Selam ve muhabbet ile…

  8. hakan
    Nisan 12, 2007, 9:59 am üzerinde | #8

    selamınaleyküm sizin yazdıklarınızı okumak çok hoşuma gidiyo galiba herkes sizi anlayamıyo yada kör olmuşlar göremiyolar bana göre 4 mezhep yerine hz muhammedi kılavuz edinseler anlarlar kuranı rehber edinseler anlarlar bende önceden bunun sıkıntısını çekiyodum ama allah insana akıl vermiş onu kullanmak en doğrusu hocam ayrıca ben sizden ölülerimiz için ne yapmalıyız kuran okumak olurmu neden fatiha yasın okuyoruz bunu öğrenmek istiyorum peygamberimiz sav bizi hadiste söylemiş 6 7 madde halinde ben burda insanlara kuran okumayın diyorum sice yanlışmı yapıyorum selamın aleyküm.

  9. tr_alfa
    Nisan 16, 2007, 5:08 pm üzerinde | #9

    syn ali aksoy.resullulah zamanındaki dini yaşamak için robot olmak lazım.insan ise yorum yapar hayatı yorumlar değişen siyasi ekonomik sosyal kültürel coğrafi etnik mistik fiziki şartlara göre göklerin ve yerin kralının razı ve hoşnut olacağı şekilde adaletle hüküm vermek zorundadır.insan allahın yeryüzündeki halifesidir. allah adaletle hükm edenleri sever.hükm edecekseniz adaletle hükm edin.dünyaya ne zaman bir din geldi ise bu sebeple mutlaka mezhepleri ve tarikatları olmuştur. çünkü insanlar hayatı yorumlar. elbette her tarikatı ve mezhebi dğru olarak adlandırmak yanlıştır.doğru kriterler itikadlar elbette kuranda mevcuttur.ancak kuran’ı okurken tarafsız ve önyargısız olunmak zorundayız.işine gelen ayetleri alıp gelmeyenleri görmemezlikten gelmek nekadar insanlıktır erdemliktir. kuran bizi ikinci bir kaynağa yöneltiyor.deki siz allahı seviyorsanız bana tabiolunki allahta sizi sevsin.allah ve resulu bir işe hükm ettimi mümin ve mümine için seçim hakkı yoktur.ona tabi olunki hidayet bulasınız.allah elçisinin izinden gidenlere rahmetini yazdı.o size neyi veriyorsa onu alın neden sakındırıyorsa ondan sakının.ve daha nice 10 larca ayet.peygamberin altın ve ipek ile ilgili hadisini rivayet eden imamın fetvasını uygulayınca müşrik olucam sülün osmanın kuranda geçmiyo diye böcek yemek helaldir fetvasına uyarsam hanif dostlarınızdan olucam dimi?peygamberi örnek almadan deil namaz su meselesinin içinden bile çıkamazsın.zikri indiren elbette onuda koruyacaktır.peki zikrden kasıt nedir?eğer namaz allah’ın peygemberine öğrettiği gibi deilde onun hilafında kılınacaksa şartları ve şekli deişecekse yani kıyamete kadar korunmayacaksa başka güçler tarafından şartları ve şekli belirlenecekse oruç zekat hac gibi ibadetlerde bu duruma dahil olacaksa kuran ın korunmuşluğu hiç birşey ifade etmez.yani kuran dışı vahiy de korunma altındadır.sakın kuran dışında vahiy yok deme. peki nasıl ve hangi şartlarda korunmuştur? imam şafii imam azam malik ve ahmed bin hanbel nekadar büyük olurlarsa olsunlar kendi devirlerinin sorunlarına meselelerine çözüm üretmişlerdir.elbetteki verdikleri hükümleri günümüze aynen getirip uygulamak ve ya olduğu gibi hepsini yanlış saymak hatalıdır.ama kimin peşinden gideceksin. herkes kuran dan konuşuyo islam düşmanlarıda kuran dan ayetler getirerek müslümanları birbirine düşürmüşler.tarih bilen bilir ne vahşilikler yaşanmış.mezhepler arasındaki farklılıklara gelince. imamı azam ;buhari,müslim ebudavut,nesai,tirmizi,ibn mace ,muvatta,müsneti görmedi. o elindeki kısıtlı olan malzemeyle devrinin problemleriyle müslümanların problemleri ile islamın düşmanları ile mücadele edip adaletle hükm etmeye çalışmış. bunda ne sakınca var.yaptığı mücadele hepimize örnektir.halkta takvasından niyetinden ilminden şüphe duymamış.benim görüşüm aleyhinde 2 isabetli görüş bulursanız benim görüşümü terk edin demiş.elindeki malzemenin kısıtlığını bildiği için böle demiş.imam şafiide benim görüşüm aleyhinde hadis görürseniz görüşümü duvara çarpın demiş. onların verdiği hükümleri ozamanın şartları ve hükümlerini göz ardı ederek nasıl olurda kendi zamanının şartları ve problemleri ile mükayese edersin.mecelle nin temel kaidelerinde ezmain teğayyuru ile ahkamın teğayyuru inkar edilemez prensibi vardır yani zamanın deişmesi ile ahkam deişir imam azamın elindeki kıt malzemesi ile kendinden 10 yıllar sonra yüzyıllar sonra çıkacak olan mezhepler arasındaki farklılığı (elbetteki ahmed bin hanbelin ulaşmış olduğu hadisler imam azama göre daha çok ve farklıdır devrin problemi ve şartlarıda farklıdır)islamın itikadı ile nasıl yanyana getirebilirsin.yorumlar kutsallaştırılamaz.bu mezhebe bağlı kişilerin bağnazlık yapmasıda o kişinin kendini bağlar.mezhebi deil.yani ben imam azamın kurana ve sünnete kıyasla yaptığı yorumları fetvaları uygularsam (bilmiyorsan bilene sor)müşrik olacam yaşar hocanın dediğini yapınca hanif olucam muvahhitmi olucam.peki ne olması lazım doru ne ? halifemiz olsa idi çevresinde alimler ordusu olsa idi herbir alime bağlı niversiteler olsa ve günümüz meselelerine uygun fetvalar araştırılsa kıyas yapılsa yüz binler bununla uğraşsa insanların sorunlarına problemlerine cevap ve çare üretilse adaletle uygulansa.negüzel dimi ama düşman izin vermiyo.islamın şerefi ayaklar altında herkes birbirini tekfir ediyo emperyal güçlerin böl parçala yönet taktiği kusursuz bir şekilde işliyo analar ahıt yakıyo babalar evlatlarının mezarını kazıyo.küçük masum kızlar hıçkırıklarını gözyaşlarını kalbinin derinliklerine akıtıyo. yok işin içinden çıkacak beyin yok.neden kurandaki islam biliyomusun ? çünkü peygamberin nasıl cihat ettiğini bilmesinler.mücadelenin nasıl yapılacağını kurandan hayata tatbike geçiren kendisinde uyulması gereken engüzel örnek bulunan peygamberin metodunu kullanmasınlar. alel acele bukadar yazdım daha çok şey yazmak isterim.güç ve kuvvet allahtandır yardım allahtandır

  10. Nisan 16, 2007, 6:26 pm üzerinde | #10

    Selam…

    Yazdıklarınızın pek çoğuna, özellikle; “Peygamberimizin örnek alınması” kısmına tamamen katılıyorum. Kuran’da Peygamberin vahiyden başkasına uymayacağı bildirilmiş, Peygambere de kendisine indirilen vahye uyması / tabi olması emredilmiştir. Mesele, Peygambere uyulup uyulmayacağı değildir. Hiç bir müslüman, müslümanlığını devam ettirerek Peygambere uymayın yahut uymam diyemez. Sorun, Peygamberin sözü veya uygulaması diye sunulan pek çok sözün gerçekten peygambere ait olup olmadığı meselesidir. Bu sitede veya bu yazının alıntı yapıldığı Kurandaki Din sitesinde, Peygambere ait olduğu söylenen ve güya en sahih hadislerin yer aldığı kitaplarda bulunan, Kuran’a açıkça aykırı pek çok husus örnekleriyle sergilenmiştir. Bu kitaplara bakılırsa, Peygamberimiz haşa kendi söylediği şeylerde zaman içerisinde defalarca çelişen, Kuranda yer verilmeyen emir ve yasaklar getiren, zaman zaman Kuran’ın hilafına konuşan, sözleri ile Kuran ayetlerinin bir kısmını nesheden bir kimsedir. Bizim Peygamberimize yönelik bu türlü yakıştırmaları kabul etmemiz mümkün değildir.

    Peygamberimize içinde müminlerin uyması gereken Kuran harici vahiy indirildiği meselesi ise sağlıklı düşünen bir kimse için tam anlamıyla bir faciadır.

    Çünkü; Din, Kuran ile eksik kalıp, Peygambere haricen indirilen vahiyler ile tamamlanır dediğniz anda, mevcut dininizin eksik olduğunu, Peygamberimizin hadislerini hiç bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde yazdırmaması sebebi ile bütün müminler için telafisi imkansız bir kötülük yaptığını kabul etmiş olursunuz.

    Peygamberimiz Kuran haricinde, içinde müminlerin hüküm vereceği vahiy almamıştır. Ya değilse, bunları apaçık yazdırması ve mezheplerin / farklılaşmanın oluşmaması, birinin sahih dediği bir hadise diğerinin uydurma diyememsi gerekirdi. Keza, bu görüşten yola çıkarak, Kuran’da sadece Peygamberimize has olacak bir gece ibadetine dahi yer verildiği olgusu bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Peygamberimize Kuran haricinde inen vahyin sadece ona has meseleler üzerinde olduğunu dahi iddia edemezsiniz.

    Hadis ilmi diye bahsettiğiniz ilmin duayenlerinin en erken dönem alimlerinden olan Buhari’nin dahi hicretten 200 sene sonra doğduğu gerçeği düşünüldüğünde, Peygamberimizin hicretinden 200 – 300 sene sonra oluşturulan “hadis / söz” ilminin güvenilirliği sarsılacaktır. Buna, Peygamberimizin neredeyse tüm nübüvvet hayatı boyunca yanından ayrılmamış sahabe-i kiram’dan alınan hadislerin sayısı ile, Peygamberimizin yanında sadece bir yıl on ay kalmış olan Ebu Hureyre isimli kişinin 5475 adet hadis naklettiği daha doğrusu en sahih kitaplarda bu zevattan rivayet edilen 5475 adet hadise yer verilmiş olması, tüm bu kaynakların şüpheliliğini arttırmaktadır.

    Konu bu sitede bulunan değişik makalelerde yeterince detayları ile tartışıldığı için burada uzatmak istemiyorum.

    Sonuç olarak bizlerin Peygambere uyulması hususunda hiç bir şüphemiz yahut aksi görüşümüz yoktur. Sıkıntı; peygambere at olduğu söylenen pek çok sözün gerçekten ona ait olup olmadığı meselesidir. Biz, sözlerin sıhhatini uykuda görülen rüyalardan değil, Kuran’dan araştırırız. Delil ve sıhhat anlayışımız budur.

    Selam ve dua ile…

  11. yardımallahtandır
    Nisan 23, 2007, 4:03 pm üzerinde | #11

    syn Ali AKSOY
    oryantalistlerin başlattığı ve bazı Müslümanlarca da kabul gören “kuran dışında vahiy olmadığı ve sünnetin vahiy olmadığı” sloganları belli bir mesafe kat etmiş ve Müslümanların düşüncelerini bulandırmıştır. Bugün artık okulda, camide, çarşıda, pazarda bu türden insanları bulmak mümkündür. Bu Müslümanlar, sanki kendilerinin hak yoldan ayrıldıklarını müsteşrikler görmüşler de doğru olanı anlatıp onların hak yola dönmelerini istiyorlarmış gibi onların fikirlerini alıyor kurana ve hayata öylece bakıyorlar.bu kişilerin eğitim ve öğretimleri ve entellektüel bakışları içine düştüleri durumu görmelerine yetmiyor.Sünneti hafife alan veya inkar eden bu kimselerin itirazlarına bakacak olursak, bütün meselenin çözüm noktasının “Kur-an’dan başka vahyin” Resulullah’a inip inmediğidir.Resulullah’a Kur-an’dan başka vahyin inip inmediğinden bahsedeceğim. Bunu yaparken de sünnetten değil Kur-an’dan yola çıkacağız. Sünnetten yola çıkmayışımızın sebebi, sünnette bu konu için deliller olmayışından dolayı değil, şüphenin zaten sünnette olup inkarın bizzat kendisinde vuku bulmasından dolayıdır.

    1.delil
    “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi? dedi. Peygamber: Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi.” (Tahrim 3)

    Ayetten de anlaşıldığına göre Peygamber efendimiz, hanımlarından birine gizli bir söz söylüyor. Hanımı da bunu annelerimizden diğerine veya başka bir kimseye haber verince Allah-u zulcelal, Peygamber Efendimize vahiyle durumu bildiriyor. Allah (cc)’ın bildirdiği bu şeylerin bir kısmını, Nebi (as) hanımına bildiriyor, bir kısmını ise bildirmiyor. Böyle bir durumla karşılaşan hanımı ise bunu kimin bildirdiğini soruyor, Peygamber Efendimiz de “Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi”.

    Peygamberimizin zevcesine bildirdiği kısım hakkında bazı rivayetler söyleniyor olsa da bunlar bir yorumdan öteye gitmeyecektir. Söylemekten vazgeçtiği kısım hakkında ise hiç bir fikrimiz yoktur ve olamazda.

    Kur-an’ı Kerimin her hangi bir yerinde Allah (cc), Resulüne bildirdiği bu şeyin metnini vermemiştir. Yani Resulullahın eşine bildirdiği kısım ile bildirmediği kısmın metni Kur-an’da yoktur. Vahiy ise Allah’ın Resulüne olan bildirilerini taşır. İşte, yine böyle bir bildiriyi getirmiş olan Allah’ın vahyi, metniyle Kur-an’da mevcut olmayıp “vahyi gayri metluv” vahiyle Resulullah’a bildirilmiştir. Allah bildirdiğine şahadet ederken, Resul de “Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi”. (Ahzab 53) derken artık bundan öte bir kimsenin, Kur-anın iki kapağı arasından başka bir vahyin Resulullah’a gelmediğini söylemesinin, La ilahe illallah, Muhammedun Resulullah, şahadetiyle bağdaşabileceğini söylemek mümkün değildir.

    Haram ve helallerle hayatı bir intizam altına alınan insanoğlu başıboş bırakılmamıştır. (Kıyame 36) O halde, yüce Allah’ın, hanımları arasında ki basit bir konuşma için Kur-an’dan ayrı, Nebisine vahiy indirdiğini kabul edip, külli kaideler içeren şu Kur-anın ayetlerinin açıklanmasında Allah’ın vahiy göndermeyeceğini iddia etmenin ilim ve irfan adına ifade edeceği hiçbir gerekçesi yoktur. Allah “indirdim” derken “indirmedi” diyen bu insanlar acaba, Kur-an’dan bir hakikati inkar etmenin sahibini nasıl bir konuma düşüreceğinin bilincindelermi?çıkaracağını biliyorlar mı

    2.delil
    “Resûlüm!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: Eşini yanında tut, Allah’tan kork! diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlatlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.” (Ahzab 37)

    Peygamber efendimiz, halasının kızı olan Zeyneb binti Cahşı, (Hadislerle Kur-anı Kerim tefsiri İbni Kesir c.12 sayfa 6544) Zeyd b. Harise’ye nikahlamak istemişti. (Lubabun Nukul fi Esbabin Nuzum, Suyuti s. 178,179 Medarikut Tenzil ve Hakakut Tenzil, Nesefi c.3 s. 304 Celaleyn s. 389 ) Fakat Zeyneb (ra) ilk önce tereddüt etmiş mazeret öne sunmuştu. (Nubabul Nukul s. 178 ) Bunun üzerine şu ayet:

    “Allah ve Resûlü bir konu hakkında hüküm verince, inanmış bir erkek ve kadının kendiliklerinden seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab 36) ayet nazil oldu. Bu ayetten sonra Zeyneb, Zeyd ile evlenmiştir.( Nubabul Nukul s. 179)

    Bir müddet iyi giden evlilikleri bozulmaya başlayınca Zeyd, Resulullah (sav)’e gelir ve aralarını ayırmasını ister. Efendimiz (as) Zeyd’e nasihat eder ve eşinden ayrılmamasını tavsiye eder. Aradan bir müddet daha geçince yürümeyen evliliğin tefriki için Zeyd, Peygamber Efendimize ikinci ve üçüncü defa gelir. Peygamber (as) her seferinde nasihat edip eşini nefsinde tutmasını ve Allah’tan korkmasını Zeyd’e tavsiye etmişse de artık başka çıkar yol kalmamıştı. Nihayet Zeyd ve Zeyneb’in aralarını tefrik eder. Ama bütün bunlar olurken Allah Resulünde bir korku bulunmaktaydı. Acaba bu korku neydi?

    Doğrusu bu korkunun ne olduğu hakkında yenilmez yutulmaz öyle şeyler söylendi ki; bilmem Resulullahı böyle büyük bir iftiraya layık görebilmek için acaba (Resulullahın kadir ve kıymetini taktir konusunda) ilim ve irfandan ne kadar uzak ve vicdansızlığın hangi uç noktasında olmak gerekir.

    Allah’ın kendisinde güzel örnekler bulunduğuna şahitlik ettiği (Ahzab 21), Rabbi Zülcelalin terbiyesinde yetişen, kendisine itaatın farz kılındığı, (Nisa 59, Ahzab 36, Nur 63, Nisa 80 ) ve bununda imandan addedildiği (Nisa 65,115) insanlara namusları korumayı öğretecek bir Resul olan Muhammed hakkında, oğulluğunun zevcesine göz dikip “boşasa da ben alsam” demeyi, o şahsiyete layık görebilmek, kasıt yoksa, bırakın da diyelim ki, büyük bir cehalettir.

    Esasen bu gibi haberler zaten sahih olmadığı için (İbni Kesir age. c. 12 s. 6544) biz burada, “küçüklüğünden beri beraber yaşadığı Zeyneb’in güzelliğini yıllar sonra kapı ağzında mı gördü, oysa Zeyneb’i, Zeyd’e isteyen de Resulullahın bizzat kendisidir”, diyerek haberin metninin, İslam hakikatlerine uymayacağı bahisleriyle sayfaları kabartmayı istemiyoruz. Allah Resulünün Makam-ı Mahmud’ta tâcı güneş gibi parlamaktadır. Onun duruluğunda, aydınlığında hiç bir yarasa ruhlu insanın iftiraları bulunmayacaktır.

    Yukarıda Zeyd’in, Zeyneb’ten ayrılışının ilk habercisi olan şikayetler başlayınca, Allah Resulünün nefsinde bir korkunun başladığından bahsetmiştik. O halde nedir bu korku? Onu açıklamaya çalışalım. Zeyd, cahiliyye de Resulullah’a köle olmuş, ama Resulullahın azat edip kendisine evlatlık olarak aldığı bir sahabedir. Fakat Allah Zeyd’in, Resulullahın evladı olmadığını, İslam da böyle şeyin olmadığını ve evladı olmadığı için de kişinin evlatlığının eşini boşadığı zaman, onunla evlenmesinde bir mahzur olamadığını göstermek istemişti. Yani Allah (cc) evlatlığı ortadan kaldırmak istemiş ve kişinin, oğulluğunun boşadığı hanımıyla evlenmesinde şer’an bir mahzurun olmadığını göstermeyi istemiştir. Fakat cenabı Allah bu ilk uygulamayı Resulullahın bizzat kendi nefsi üzerinde uygulamayı dilemiş ve Resulullah’a, Zeyd’i Zeyneble evlendirip daha sonra Allah’ın onları tefrik ettiği gün de Nebi (sav)in Zeyneb ile evlenmesini Peygamber Efendimize emretmişti. Yani Resulullah (as), Zeyd’i Zeyneb ile evlendirirken daha işin başında ne olacağını biliyordu. Konuyla alakalı olarak İbn Kesirde şöyle bir rivayet geçiyor: İbn Ebu Hatim der ki, “Bize babam… Ali b. Zeyd ibn Cüdandan nakletti ki o şöyle dedi:. Hüseyin oğlu Ali bana. “Allah’ın açığa vuracağı şeyi de içinde saklıyor, insanlardan da gizliyordun.” Kavli hakkında ne dediğini sordu. Ben de ona anlattım. Sonra dedi ki: “Hayır, Allah Resulü onu Zeyd’le evlendirmezden önce, Zeyneb’in kendi eşleri arasında olacağını çok iyi biliyordu. .Zeyd eşinden şikayet etmek üzere Peygambere gelince, Resulullah ona Allah’tan kork ve eşine sahip ol, dedi. İşte bunun üzerine Allah Teala Resulüne buyurdu ki: Ben, seni onunla evlendireceğimi haber vermiştim. Sen ise“Allah’ın açığa vuracağı şeyi de içinde saklıyorsun.” Suddi’den de bu şekilde söylediği rivayet edilir. (Age c. 12 s. 6544-6545) İbn Cerir Taberi bu konuda şöyle diyor: Zeyneb’in Peygamberle evlendirilmesini isteyen Allah Azze ve Celle idi. (Age c. 12 s. 6545)

    Rivayetlerin ışığında tekrar edelim ki, Zeyd’in Zeyneb ile evlenmesini Peygamber (as)’a Allah (cc) emretmiş, ayrıldıklarında da Peygamberin, Zeyneb ile evleneceğini daha işin başında biliyordu. Bu evlendirme işini bizzat Cenabı Allah’ın emrettiği ayette:

    “Allah ve Resulü bir şeye hükmettiği zaman…” Ahzab 36) ifadesiyle açıktır. Emir Allah’tan gelmiş, Resulullah uygulamıştır.

    O günkü Mekkeli Arapların geleneklerine göre bir baba, evlatlığının boşadığı eşiyle evlenemez idi. Bunu tarihi kayıtlarda görebileceğimiz gibi bir sonraki ayette geçen

    “…biz onu sana nikahladık ki (bundan böyle) evlatlıkları karılarıyla ilişkilerini kestikleri zaman o kadınlarla evlenmek hususunda mü’minlere bir güçlük olmasın.” (Ahzab 37) ibaresinden de anlamaktayız.

    İşte şu açıklamadan sonra, sanırım Allah’ın Resulünü korkutan şeyin ne olduğunu daha iyi anlayacağız. Resulullahın korktuğu şey; toplumun çirkin gördüğü bir şey olan, babanın evlatlığının boşadığı eşiyle evlenmeyi, Allah’ın emriyle bizzat gerçekleştirmekle karşı karşıya kalma durumunda olması idi.

    Düşünün, babanız size evlatlık bir kardeş alsaydı, sonra bir gün onu evlendirip yuvalarını kursaydı ve daha sonra onlar ayrılınca babanız, kardeşinizin bu hanımını nikahı altına alsaydı, bu size garip gelmez miydi? Ben bunu, İslam’ın bu gibi engelleri ortadan kaldırdığı şu ortamda söylüyorum. Bu garipsemenin boyutunu bir de Allah’ın Resulünün dönemi içerisinde düşünün. Soy-sop ilminin revaçta olduğu, insanların köle-hür statüsüne büründüğü asalet-sefalet kavramlarının topluma hakim olduğu, kölelerin insan mı yoksa değil mi düşüncelerinin zihinlerde dolaştığı dönemi düşünün. Herkesin birbirini tanıdığı bir ortamda, toplumun ayıp olarak nitelendirdiği bir şeyi yapacaksınız. Allah’ın Resulü utangaç bir bekar kızdan daha çok haya sahibi idi. Ve işte o Nebi böyle bir ortamda (tabir caizse) toplumca ayıp addedilen bir işi bizzat yaparak bunu Allah indinde ayıp olmadığını gösterecekti. O da bir insandı Zeyd kendisine gelip de evliliklerinin yürümeyeceğini haber verince, Allah’ın hükmüne bağlandığı anın yaklaştığını hissediyor ve toplumun ayıp dediği şeyin, artık adım adım kendisine yaklaştığını görmeye başlayınca korkusu ve kaygısı da başlıyordu. Ama Allah’ın Resulü Zeyd’e Onu nefsinde tutmasını ve Allah’tan korkmasını tavsiye etti. Bu hal üç kez tekrarlanınca Allah’ın Resulü onların arasını tefrik etti. İşte toplumun ayıp dediği şeyi Allah’ın Resulü o haya boyutunun genişliğinden dolayı insanlara söyleyemiyor, onlardan gizliyordu. Konuyla ilgili ayet şöyle:

    “Resûlüm!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: Eşini yanında tut, Allah’tan kork! diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlatlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.” (Ahzab 37)

    Buraya kadar olan açıklamalarımız ayet hakkındaki yüzeysel bilgi idi. Şimdi gelelim vahyi gayri metluv’a delaletine. Dikkat ederseniz ayette şöyle bir ibare geçmişti, “Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun..”

    Peygamberin nefsinde gizlediğinin ne olduğunu tekrar edecek olursak, Zeyd, Zeyneble boşandıktan sonra Resulullahın, Zeyneble evlenecek olmasıdır. Allah’ın Resulü bunu insanlardan gizliyordu ve çekiniyordu.

    İkinci delilimizin başında Resulullahın gaibi bildiğini açıklamıştık. O halde soruyoruz: İleride Peygamber efendimizin Zeyneble evleneceğini Allah (cc) Kur-an’ın herhangi bir yerinde vahyetmemişken Peygamber Allah’ın açığa vuracağı bu gaibi bilgiyi nereden bildi? Oysa İsa dahi olsa bir insanın nefsinde ne olduğunu bilmeyeceğini Kur’an bize haber veriyor. (Maide116)

    Peygamber Efendimizin ileride olacak olan böyle bir hadiseyi bildiğini Allah (cc) ikrar ediyor ve diyor ki; “Allah’ın açığa vuracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizliyorsun.” Peygamber (as)’ın nefsindekini bilgiyi ve bu bilgiyi Kur-an’ın herhangi bir yerinde daha önce vahyedilmiş olarak da bulamayacağına göre bu bilgiyi nereden buldu? Resulullah bir kahin değildir ve kahine gidip onu tasdik edenin kafir olacağını da söylemektedir. (Resailüs Selefiyye, Şevkani,s.13)

    O halde bu bilgi Resulullah’a, Allah (cc)’dan vahyin üç yoldan biriyle gelmiş bulunmaktadır. (Şura 51) Ve bu bilgi Kur’anın iki kapağı arasında bulunmamaktadır. Demek ki, Allah’ın Resulüne Kur-an’da bulunmayan vahiyler de gelmektedir. “İmana yer bulabilmek için bilgiyi inkar ettim” (Din felsefesi, Mehmet s. Aydın, s20) dediği gibi, “Kur-an’ın sıhhatini korumak için sünnetin vahiy olduğunu inkar edip terk ettim.” diyenler, acaba Kur’andan bir hakikati inkar ettiklerinin farkındalar mı? Allah Zulcelal, bu cehalete hidayet buyursun

    3.delil
    “Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.” (Bakara 144)

    Bu ayetle, Resulullahın Medine’de yöneldiği Beyt-ül Makdisten değil de, gönlünün Kabe’yi arzuladığı açıktır. Eğer Beyt-ül Makdise kendi isteğiyle dönmüş olsaydı, neydi onu Kabe’ye dönmekten men eden şey? Neden Beyt-ül Makdise kendi isteğiyle döndüğü gibi Kabe’ye de dönmüyordu?onlar diyeceklerdir ki; “Allah’ın Resulü önceki ümmetlere veya kendi görüşüne uydu.” Yani onlar bu sözleriyle, Resulullahın Beyt-ül Makdise yönelmesinin Allah’u Tealadan gelmediğini anlatmak isteyeceklerdir. Bu, onların, dinde samimi olmadıklarının bir sonucudur. Onlar hak zahir olunca işittik ve itaat ettik diyenler değil, (Nur 51) ifsat etmelerine rağmen, “Biz ancak ıslah edicileriz” (Bakara 11) diyecek kadar nankör olmalarındandır.

    Oysa bu kimseler, Resulullahın hiç bir haram ve helal koyamayacağını, eğer böyle bir şey kabul edilirse Allah’ın Resulünün, ilah kabul edinilmiş olacağını söyler ve bu sözleriyle de bütün ulemayı tenkit ederler. O halde bu kimseler söylesinler, Allah’ın Resulü tecrübesinden veya Allah’tan bir haber gelmeden aklınca önceki şeriata uyduğunu söylemekle acaba, Resulullahı ilah edinenler bizzat kendileri olmuyorlar mı? Biz diyoruz ki, bu emir Allah (cc)’ın emridir ve Resulullahda bu emre uymuştur.O her iki yöne de Allah’ın emriyle dönmüştü. Zaten bundan öte bir yetkisi de yoktur. Resulullah (as) namazda Kudüs’e yönelirken de bizzat Allah’a itaat ediyordu. Zira kendisine vahyedilenlerden hiç dışarı çıkmaz, vahy gelmeden bir mesele hakkında karar vermezdi. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

    “De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?” (En-am 50)

    “De ki: Ben ancak Rabbim den vahyolunana uyarım.” (Araf 203)

    “Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman (öldükten sonra) bize kavuşmayı beklemeyenler: Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir! dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunan dan başkasına uymam. Çünkü Rabbim’e isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.” (Yunus 15)

    “De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (Ahkaf 9)

    Vahyedilenden başkasına uymam diyen Resulullah’a, hayır, uyabilirsin deyip de Kudüs’e dönmesini kendi arzu ve hevasına bağlayanlar hata etmişlerdir. Eğer Resulullah kendi heva ve hevesine uyduysa bu kıbleden, yani Beyt-ül Makdis kıblesinden memnun olması gerekirdi. Oysa Resulullah yahudilerin çıkardığı dedikodulardan dolayı kıbleyi, İbrahim’in kıblesi olan Kabe’ye dönmeyi çok arzu ediyordu.
    Resulullahın Kabe’ye dönmesini emreden ayetler bellidir. Peki Beyt-ül Makdise dönmesini emreden vahiy nerededir? Kur-an’ın her hangi bir yerinde Allah (cc), Resulünün Beyt-ül Makdise doğru namaz kılmasını emretmiş değildir. O halde bu emir Resulullah’a hangi yolla gelmiş olabilir? Elbette ki, vahyi gayri metluv olan vahyin ikinci yoluyla. Demek ki, Resulullah (as) Kur-an’da mevcut olmayan veya mevcut olan mücmel ifadenin kapsamını, detaylarını nefsinden veya tecrübesinde değil, bizzat Allah Zülcelalden gayri metluv vahiyle almaktadır.

    4.delil
    Nadiroğullarının Peygamber Efendimizi öldürme teşebbüslerinden dolayı, Müslümanlarla, Nadiroğulları arasında savaş olmuştur. (İbni Kesir, c.14, s.7800.7804) Bunun üzerine, Allah Resulü, Nadiroğulları’nın sağlam kalelerini muhasara etmiş, onların ümitlerinin kesilmesi ve teslim olmaları içinde, Nadiroğullarının hurmalıklarının belli bir bölümünün kesilmesini emretmişti. Bunun üzerine hurmalıkların bir kısmı kesilmiş, fakat daha sonra aralarında ihtilaf çıkmıştır. Resulullah’a gelip “Ey Allah’ın Resulü, kestiğimizden dolayı bize bir vebal, bıraktığımızdan dolayı da bir günah var mı?” diye sormuşlardır. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle Haşr suresinin 5. ayetini inzal buyurdu. (Lubabun nukul s.214, İbn Kesir c.14 s.7804) İnen bu ayetle Cenabı Allah müminlerin düşmüş olduğu meseleye çözüm getirmiştir. Ayette Allah (cc) şöyle buyuruyor:

    “Hurma ağaçlarından, herhangi birini kesmeniz veya olduğu gibi bırakmanız hep Allah’ın izniyledir ve O’nun yoldan çıkanları rezil etmesi içindir.” (Haşr 5)

    Ayetin ifadesinde de açıkça anlaşılacağı gibi, müminlerin arasında tartışmaya yol açan hurmalıkların kesilmesi, bizzat Allah’ın emriyle olmuştur. Kur-anın her hangi bir yerinde hurmalıkların kesilmesi hakkında daha önceden inzal olan bir ayet yoktur. Olaydan, yani tartışmadan sonra konuyla ilgili inen bu ayet tekdir. O halde Resulullah, Allah’ın izniyle olan bu hurmalıkların kesilmesi emrini, Kur-anda olmayan bu vahyi, vahyi gayri metluv olan vahyin ikinci yoluyla almıştır.

    Ne var ki, konuyu gereği gibi anlayamayanlar bu hususta da hataya düşmüşlerdir. Müsteşriklerden veya Müslüman evlatlarından olan inkarcılar şöyle bir itirazda bulunmaktadır: “İlk bakışta tamamen doğru gibi görünen bu mantık yürütmenin, ayet yakından incelendiğinde tartışmalı bir hal aldığı görülmektedir. Zira ayetten, ileri sürülen mananın çıkarılması “izin” kelimesine, “müsaade etmek” anlamı verilmesi esasına dayanmaktadır. Ancak bu kelime Arapça da bu anlamda kullanılmakla beraber, onun asıl anlamı “bilmek, bilgisi dahilinde olmaktır.” (İslam düşüncesinde sünnet, Hayri Kırbaşoğlu s. 265), diyen yazar, söz konusu ayetin, ancak ilk anlamı kabul edildiği takdirde delil olabileceğini öne sürmekte ve Mevdudi’den bir nakil alarak, kesme emrinin Resulullah’a ait olduğunu söylemektedir. (age, s.266)
    Doğrusu mezkur delilde öncelikli itirazın Müslümanlar tarafından geliyor olması bizi üzmektedir. Üstelikte hatalı olarak.

    Olaya dikkatlice bir bakalım: Allah Resulünün emriyle sahabe hurma ağaçlarının bir kısmını kesmişlerdir. Ama daha sonra aralarında ihtilaf çıkmıştır. Konuyu Allah Resulüne arz ederek bir günah işleyip işlemediklerini sormuşlardır. Zira bu onlara ağır gelmişti. (Lubabun nukul s.214) Bunun üzerine Cenab-ı Allah, sahabenin bu ihtilafına dair vahy göndermektedir. Dikkat edilirse, vahiy sahabenin söz konusu durumuna binaen iniyor. O da, acaba “Biz hatamı ettik, bir günaha mı girdik” demeleridir. Buna göre ayetin ifade edeceği husus, “Hayır, bu sizin yaptığınız işten dolayı size bir günah yoktur. Zira bu, benim emrim ve müsaademle olmuştur.” şeklinde olacaktır. Yani mesele, Allah’ın olan şeylerden haberdar olması meselesi değildir. Bu yüzden ayetteki “izin” kelimesine Allah’ın olan şeylerden, yani hurma kesilmesi hadisesinden haberdar olması ve bilgisi dahilinde olması manasını veremeyiz. Çünkü bu mananın, sahabenin yaptığı ve aralarında çıkan “günah mı ettik acaba” tartışmasına cevap olacak bir konumu yoktur.

    Eğer Allah Zülcelalin bir şeyden haberdar olması, o şeyin helal olduğuna delalet ediyorsa, Allah sarhoşun içkiyi içtiği anda da onun bu içişinden haberdardır, ve bunun da o içkinin helal olduğu anlamına gelmesi gerekirdi. Oysa içkinin haram olduğu bellidir. Yani Allah Zülcelal, her kötülüğün yapıldığı esnada ondan haberdardır. Ama Rabbimizin bir şeyden haberdar olması onun helal ve caiz olduğuna delalet etmez. Bu yüzden ayetteki “izin” kelimesi bu davranışlarının bizzat Allah tarafından müşahede edilmiş, izin verilmiş olması manasına alınması ayetin sebebi nüzul açısından uygun olanıdır. Zaten izin kelimesinin müsaade etmek manasına geldiğini beyan eden lügatlerde onun bir şeyi helal kılmak, birine veya birilerine söz konusu meseleyi mubah kılmak anlamlarının olduğu da belirtilmiştir. (Mu’cemul Vasit, bkz.. ezn mad)

    Ayrıca konunun, Resulullahın ictihadıyla hiçbir alakası yoktur. Zira Efendimiz (as) Allah’ın emri gelmeden bir görüş belirlemez, bir meselede Allah’ın önüne geçerek meseleyi karara bağlama durumu yoktur. Bunu da inşallah ileride açıklayacağız. O Resul (as), Allah’ın emrinden başka bir şeye istinat etmez, Allah’u Tealanın emrini beklerdi.

    Resulullahın emrinin Allah’tan geldiğini bilen ashabı kiramın aralarında ihtilaf çıkması, onların bu davranışlarından dolayı kimseyi tereddüde düşürmesin. Zira ashab gökten inmiş bir topluluk değildir. Onlar da bizim gibi bir beşerdirler.

    Sahabenin ihtilafına sebep olan nokta şudur: Resulullah yağmacılığı nehyetmişti. Ben-i Nadir gazvesinde ki savaş bir hiledir. Peygamber efendimiz bir ara sahabesine, hurmalıklardan belli bir bölümünü kesmeyi emretmiştir. Bunun üzerine Nadiroğulları kalelerinden yüksek sesle şöyle bağırdılar: “Ya Muhammed doğrusu sen, bozgunculuğu yasaklar ve bozgunculuk yapanı kınardın. Hurmaları kesmek ve yakmakta ne oluyor öyleyse? (İbn Kesir,c.14,s.7801,7804)

    Ağaçlardan bir kısmını kesmekte olan sahabe onların bu sözünü duyunca bazı kimselerin de bu sözden etkilenerek aralarında çıkan bu ihtilaftan kalplerini ve gönüllerini tatmin etmek, günahtan emin olmak için meseleyi Resulullah’a arz ederler. Cevap yüceler yücesi Allah Tealadan gelir ve yaptıklarının bizzat kendi izni ile olduğunu Resulüne belirtmiştir.

    6.delil
    Fetih süresi Hudeybiye’den ayrıldıktan sonra nazil olan bir suredir. (Tefsir usulü, İsmail Cerrahoğlu, s81; Kur-anı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi, Ali Özek başkanlığında, s510) Peygamber efendimiz Kabe’yi ziyaret etmek istemiş ama müşriklerin muhtemel bir saldırısından da çekinerek civar kabilelerinde bu ziyarete katılmaları için haber göndermiştir. (Fizilalil Kur-an, Seyyid Kutub, c13 s 420) Fakat bazı kabileler Allah Resulünün bu çağrısına icabet etmemiştir. Daha sonra, Hudeybiye’den iki aydan daha az bir zaman sonra vuku bulan Hayberin fethiyle (age c13 s451) elde edilen ganimetler taksim edilmeye sıra gelince, Hudeybiye’de geride kalıp iştirak etmeyen bu bedevi Araplar da ganimetten pay istemişlerdi. İşte bu konuyla alakalı olarak Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:

    “Siz ganimetleri almak için gittiğinizde seferden geri kalanlar: Bırakın, biz de arkanıza düşelim, diyeceklerdir. Onlar, Allah’ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: “Siz asla bizim peşimize düşmeyeceksiniz! Allah daha önce sizin için böyle buyurmuştur.” Onlar size: Hayır, bizi kıskanıyorsunuz, diyeceklerdir. Bilakis onlar, pek az anlayan kimselerdir.” (Fetih 15)

    Ayette de görüldüğü gibi Cenab-ı Allah, Resulüne şöyle demesini emrediyor: “De ki: “Siz asla bizim peşimize düşmeyeceksiniz! Allah daha önce sizin için böyle buyurmuştur.” Oysa Cenab-ı Allah’ın önceden indirmiş olduğu böyle bir emri Kur-an da mevcut değildir. Ama, Allah (cc) bunu daha önce buyurduğunu Resulüne bildirdiğine şahadet ediyor. O halde, Allah bunu Resulüne bildirmiştir ki, ayet buna şahittir. Bu bildirisi Kur-an da mevcut değilse o zaman Kur-an dışında başka bir yolla bildirmiştir ki, oda vahyi gayri metluv yoludur.

    7. DELİL:

    İlahi sıfatlara sahip tek varlık, Allah Zülcelaldir. İnsanların davranışlarını haram-helal yönünde kayıt altına almak ilahi bir sıfatı iktiza ettiği için bunu yapacak tek varlık da Allah’tır. Allah (cc) sıfatlarında hiçbir kimseyi ortak etmediği için haram ve helal belirlemede de tektir ve bunun tersi bir düşünceye sahip olanları da kınamıştır.

    “Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimlere can yakıcı bir azap vardır.” (Şura 21)

    İşte sıfatlarında hiçbir ortak tanımayan Allah Sübhanehu, Resulünü kendine ortak tanımamış, bilakis onu da koyduğu dine itaatle sorumlu tutmuş ve bu yüzdende Peygamber Efendimize hitaben:

    “De ki: Ben, Rabbim’e isyan edersem gerçekten büyük bir günün (kıyametin) azabından korkarım.” (En’am 15) buyurmuştur.

    O halde dinin kaynağı Kadiri Mutlak Allah (cc) dır. Resul, Rabbimizin emirlerinden bize ulaşmasında kul ile Allah arasında bir elçidir. Dinin bir kısmında Allah’a ortak değil. Diğer bir ifadeyle Resul, Allah’ın mücmel olarak bildirdiği bir hükmü, tecrübesi veya başka herhangi bir anlayışıyla yorumlama, tefsir etme, değerlendirme veya yönlendirmede bulunamaz. Aksi taktirde Resulü, kendi değerlendirdiği düşüncesine itaatten sorumlu tutulması söz konusu olup, Allah insanlara şirk koşmayın derken bizzat kendisi bir aday teklif etmiş olacaktır. Bu konunun daha iyi berraklaşması için biz, Peygamberliğin vakıasını ileride tekrar ele alacağız. Ama burada hararetle vurgulamak isteğimiz nokta, dinin koyucusunun ancak Allah Zülcelal olduğudur.

    Resulün Rabbinden gelen dine hiç kendi indinden belirleme yetkisi yoktur. İnsanlığa ışık tutmuş, onları saadete ulaştırmış ve ulaştıracak olan Kur-ana herhangi bir şey eklemesi mümkün müdür, desem siz elbette ki hayır, diyeceksiniz. Esasen doğrusuda budur. Peki, bu Kur-anın açıklamasında Resul, acaba kendi indinden bir şey katıp onu kendi tecrübe veya başka herhangi bir anlayışıyla yorumlama, tefsir etme, değerlendirme veya yönlendirmede bulunabilir mi, desem ne dersiniz? Dinin yegane kaynağı olan Allah’u Teala, dinin mücmel ifadeleri kendine has kılıpta acaba geri kalanını Resulün inisiyatifine mi terk etti?

    Vacibül Vücut olan Allah’a iman eden her müminin buna vereceği yegane cevap “Hayır” olacaktır. Çünkü Kur-ana bir şey eklemesine Allah’ın razı olmadığı gibi Resulun eklemesi, Kur-anın tefsiri, açıklaması yani beyanında da olmayacaktır. Nitekim Cenab-ı Allah Kur-anın beyanının kendisine ait olduğunu bildirmektedir.

    “Resûlüm!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir.” (Kıyamet 16-19)

    Dini oluşturan iki kaynağının Kur-an ve onun açıklaması olan sünnetinde yalnız kendisine ait olduğunu bildiren Allah (cc) din alanında da Resulüne ortaklık teklif etmemektedir. Resulünde diğer insanlar gibi bir kul olduğunu ve Rabbisinden vahyedilene uymakla görevli olup cehennemin münziri ve cennetin de mübeşşiri olduğunu Allah (cc) Kur-anda buyurmaktadır.

    “De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım.” (A’raf 203)

    “De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.” (Yunus 15)

    Resulün vahiyden başkasına uyacak hali yoktur. Şimdi, şöyle bir soru soralım: Eğer Resul, Allah’ın Kur-anını kendi tecrübe ve bilgisine dayanarak açıklamış olsaydı ve yanlışlık yapsaydı, bir konuda Allah’ın muradının hilafına beyanda bulunsaydı, Kur-anın manasını değiştirerek nefsinden bir şey uydurmuş olmazmıydı? Ve böylece, vahye uymamış, fakat tecrübesine uymuş olmayacak mıydı? Oysa Allah (cc) yukarda ki ayetlerde onun durumunu belirtip Resulünün vaziyetini o hal üzere ikrar buyurmuştur. Zira Allah, şayet Resul din adına bir şey söyleseydi onu helak ederdi. Ama Resulün nefsinden dini yorumlamasını kabul edipte sonucu Allah’ın sözünü tatbik etmemesine bağlamak, Allah’a kudret noksanlığı atfetmek demektir. (İbn Kayyım el-Cevziyye, Et-Tibyan Fi Aksamil Kur-an)

    Oysa Allah’u Teala Kur-anda Resulünün, Allah’ın kendi dininde söylemediği bir şeyi söylemesi halinde Resulünü ani bir ceza, dünyevi bir azapla helak edeceğini belirmiştir:

    “Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, Elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık). Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız.” (Hakka 44,47)

    Peygamber Allah’ın dininde, Allah Zülcelalin bir vahy gelmeden söz söylemeye yetkisi yoktur. İşte Resulullahın içtihad etmediği hakikatı ve gerçeğinin esprisi de burada yatmaktadır.

    Zira, Peygamber bile Allah-u Tealanın nefsinde olanı bilemeyeceğini Kur-anda bildiren Allah’ın dininde, Resul, bilemediği Allah’ın zatındaki hükmü beklemeden meseleyi bir karara bağlaması, görüş belirtmesi, o husustaki Allah’ın muradını, kastını, değiştirmek ve aksi bir yöne de karara bağlaması demektir. Bu ise, Resul için olacak şey değildir.

    “Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman (öldükten sonra) bize kavuşmayı beklemeyenler: Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir! dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.” (Yunus 15)

    İşte, buradan hareketle diyoruz ki Resulullah, vahyin geciktiği zamanlarda içtihad da bulunup, o hususu kendi görüşüyle bir karara bağlardı, şeklinde düşünenler, Allah’ın ortak tanımadığı şu dini mübinin de, yukarda ki saydığınız bütün ayetlerin hakikatlerine rağmen vahiyden başka hiçbir şeye uymayıp, Allah’tan vahy gelmediği zaman kendisine meseleler sormaktan sahabesini men eden Allah Resulüne (İslam Fıkhında Rey Taraftarları, M. Esad Kılıçer s16-17), Allah’ın sözünün önüne geçerek indinden görüş belirtme cehaletini caiz görmüşlerdir.

    O halde diyoruz ki, Allah’ın külli kaideler içeren Kur-anından ayrı olarak yapılacağını belirttiği Kıyamet suresinin 19. ayetinde ki beyan görevi yine Allah’a aittir. Ve bunu da Resul insanlara Allah’tan alarak belirtecektir. Nitekim Begavi’nin Buhari’den yaptığı bu ayetin tefsiriyle ilgili rivayet: “Onu senin dilinle beyan etmek bize aittir.” (Lubabut Tevil Fi Meanit Tenzil, Alauddin Ali Muhammed b. İbrahim Mu’cemut Tefasir adlı tefsir kitabının 6 cildinde mündemiçtir. S412) şeklinde geçmektedir. Lubabut Tevil Fi Meanit Tenzil adlı tefsirin sahibi ise bunu şöyle tefsir eder: “Yani onu, senin dilinle insanlara beyan etmek bize aittir. Böylece de sen Cibrilin sana okuduğu gibi sende bunu insanlara okursun. Ve yine bu ayet şöyle de tefsir edilmiştir. Eğer Kur-anın herhangi bir manası kapalı gelirse onu sana biz beyan ederiz. Kur-anda ki ahkamı, helalı, haramı beyan etmek bize aittir.”

    Beyan lügatte, bir şeyin hakikatini, içyüzünü gösteren söz demektir. (Mu’cemül Vasit bkz. B-Y-N mad.) Demek ki, Kur-anın külli kaideler içeren ayetlerini açıklayacak beyanda Allah Azze ve Celleye mahsustur. Din belirleme, dini kaideler belirleme ancak, Allah’a mahsustur. İşte insan hayatını dini kaidelerle, haram-helal yönünde kayıt altına almak Resulün indinden değil, Allah’ın indinden olacaktır.

    Bu kaidelerde iki türlüdür; biri Kur-an, diğeri de Kur-anın beyanı sünnet. Resul, bu iki kaynağı insanlara ulaştırmakla mesuldür. (Maide 67) İşte bu hakikati ifade ederek Allah Resulü şöyle buyuruyor: “Dikkat edin bana Kur-an ve benzeri verildi.” (Ebu Davut Süneni 6)

    Ne var ki, sünnet münkirleri bu hadisle alay etmişler, duydukları zaman gülüp geçmişlerdir. Alay ettikleri şeyin bizzat Allah’ın dininden kati olarak küfrü icap ettirdiğini düşünerek onların bu hallerine bakan insanlar, niyetlerinde samimi olmadıklarını ve hakikatleri onların kalplerine gösterme imkanına kavuştukları hallerde yüzlerinin kızarıp inkarlarında devam ettiklerini görmek mümkündür.

    Oysa Resul, bana Kur-an verildi ve birde benim onun gibi bir benzeriyle dine ekleme yapma hakkım var, demedi. Bilakis, “Bana Kur-an ve benzeri verildi.”

    Yani Allah (cc) bana bu iki yönlü vahiyde bulundu demek istemiştir

    8.delil

    Allah (cc), Enfal suresinin başında, ganimetin kendisi ve Resulüne ait olduğunu beyan eder. Sonrada Müminlerin vasıflarından bahseder. Daha sonra Cenabı Allah Müminlerin halleri ile bir teşbihte bulunur ve Bedir Savaşı öncesine döner. Şöyle buyurur:

    “Onların bu hali,) müminlerden bir gurup kesinlikle istemediği halde, Rabbinin seni evinden hak uğruna çıkardığı (zamanki halleri) gibidir.” (Enfal 5)

    Biz esasen önceki delillerimizde Nebinin, sadece vahye uyduğunu, vahye göre hareket ettiğini bazı ayetlerin eşliğinde izah etmiştik. İşte buradan da Cenabı Allah’ın gönderdiği emirle Resulullah Bedir Gazvesine çıkıyor. Cenabı Allah, emriyle yola çıkan Resulünün çıkışını; “….Rabbinin seni evinden hak uğruna çıkardığı…” ifadeleri ile izah ediyor.

    Kur-anda Allah’u Tealanın bu emri, Resulüne çıkması için gönderdiği bu vahyi mevcut değildir.

    O halde, Resulün (as), evinden çıkmasını emreden Allah’ın vahyi Peygamber Efendimize vahyi gayri metluv olarak gelmiştir.

    Oysa; Allah Resulü bir işte kendisinden izin isteyene izin verebileceğine dair Allah Zülcelalin emri gelmiştir. (Nur, 62) Fakat, Resulullah, burada, Bedir’e çıkışta bazı kimselerin çıkmaya hiç de gönlü olmadığı halde, onlara izin vermedi. Nitekim Allah’u Teala bunu Kur-anda açıkça belirtmektedir:

    “Onların bu hali,) müminlerden bir gurup kesinlikle istemediği halde, Rabbinin seni evinden hak uğruna çıkardığı (zamanki halleri) gibidir. Hak ortaya çıktıktan sonra sanki gözleri göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi (cihad hususunda) seninle tartışıyorlardı.” (Enfal 5-6)

    İstişare etmesi istenen Allah Resulüne savaşmaya zorlayan, istişare sonucuna uydurtmayan, fakat Müminleri razı edene kadar onları dinlemeyen ve nihayet kılıçları çektirene kadar direttiren şey neydi? Allah (cc); “istişare et” “izin isteyene izin ver” derken, Müminleri savaşa sokup ta onlardan bazılarının ölümüne sebep olmak bir Peygamber için olacak şey değildir. Yoksa Resul, Allah’ın emrine isyan etmiş (haşa), Onun emrinin önüne geçecek, dinde dilediği gibi hareket etme, inisiyatifini mi ortaya koymuştu?

    Hayır! Bunların hiç biri değildir. Vahiyden başka hiçbir şeye tâbi olmadığına şahitlik eden Allah (cc), Resulünün kervan değil orduyla savaşmasını emretmiş, bu hususta Allah’ın önceden sonuca bağladığı muradı yerine getirilmiştir. Yani Resule savaşa çıkması için vahiy gelmişti.

    Oysa Kur-anda böyle bir vahiy mevcut değildir. Gerek bu vahiy gerekse Allah’ın (cc) vaat ettiği “iki taifeden biri” müjdesi Kur-anda mevcut olmayıp vahyi gayri metluv yoluyla gelen vahiylerdir. Şöyle buyuruyor yüce Allah:

    “Hatırlayın ki, Allah size, iki taifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birinin sizin olduğunu vadediyordu; siz de kuvvetsiz olanın (kervanın) sizin olmasını istiyordunuz.” (Enfal 7)

    Mealini verdiğimiz bu ayette cenabı Allah’ın daha önceden vaat ettiği “iki taife” sözü vardır. (Geniş bilgi için tefsirlere bakılabilir) Bu iki taifeden maksat biri kervan, diğeri de Ebu Cehil’in başkanlığında gelmekte olan ordudur. Cenabı Allah, önceden karara bağladığı, bunun tahakkuku için Resulünü evinden hak ile çıkarıp Bedir meydanında buluşturduğu küfür ordusunun arkasını kesmeyi önceden murad etmişti. Allah (cc) bu orduyu istiyordu. Bunun içinde Müminlere: “Hatırlayın ki, Allah size, iki taifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birinin sizin olduğunu vadediyordu;” şeklinde hitapta bulunuyor. Bu hitap, Kur-anda daha önce geçmiş bulunmaktadır, yani, Allah’ın “yaptım” dediği hitabı Kur-anda yoktur. Çünkü bu hitap vahyi gayri metluv ile bildirilmiş, cenabı Allah, bu yolla Müminlere vaatte bulunmuştur.

    9.delil
    Devam eden ayetlerde Allah’u Teala, karşılaşan iki ordunun durumundan bahsetmektedir. Müminler kendilerinin az, kafirlerin çok olduğunu gördükleri zaman yegane dayanakları olan Allah’a dua etmekteler. Onlarla beraber Resulullah ta dua etmektedir.

    Geçmişte olan bu hadiseyi müminlere anlatan ve böylece onlara olan nimetini hatırlatan Allah (cc) şöyle buyuruyor:

    “Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da, ben peş peşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim, diyerek duanızı kabul buyurdu.” (Enfal 9)

    Oysa Kur-anda bu vaat mevcut değildir. Zira bu vaat de Cenabı Allah’ın, Kur-anda değil vahyi gayri metluvla vahiy etmiş Resulüne bildirmiştir.

    10.delil
    Öte yandan Kur’an’da, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin. Sizden olan emir sahiplerine de (itaat edin). Eğer bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onun çözümünü Allah’a ve Resulü’ne havale edin”[9] buyurulmuştur.

    Burada “itaat edin” emri Allah Teala için ayrı, Hz. Peygamber (s.a.v) için ayrı zikredilmiş, bir diğer ifadeyle ikinci husus ile ilk husus atıf harfi ile birbirinden ayrılmıştır. Lügat kaidesi, atıf harfi ile birbirinden ayrılan hususların birbirinden farklı olmasını gerektirir. Dolayısıyla Allah’a itaat ile Resul’e itaat, birbirine karıştırılmaması gereken hususlardır. Allah Teala’ya itaat Kur’an’a itaat iken, Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat Sünnet’e itaattir.[10]

    11 delil
    meryem süresi 4-10
    4, O şöyle demişti: “Rabbim! Şüphesiz kemiklerim gevşedi. Saçım sakalım ağardı. Sana yaptığım dualarda (cevapsız bırakılarak) hiç mahrum olmadım.”

    5, 6. “Gerçek şu ki ben, benden sonra gelecek akrabalarım(ın isyankâr olmaların)dan korkuyorum. karım ise kısırdır. Bana kendi tarafından; bana ve Yakub hanedanına varis olacak bir çocuk bağışla ve onu hoşnutluğuna ulaşmış bir kimse kıl!”

    7. (Allah şöyle dedi:) “Ey Zekeriyya! Haberin olsun ki biz sana Yahya adlı bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce onun adını kimseye vermedik.”

    8. Zekeriyya, “Rabbim!” “Hanımım kısır ve ben de ihtiyarlığın son noktasına ulaşmış iken, benim nasıl çocuğum olur?”

    9. (Vahiy meleği) dedi ki: “Evet, öyle. (Ancak) Rabbin diyor ki: “Bu bana göre kolaydır. Nitekim daha önce, hiçbir şey değil iken seni de yarattım.”

    10. Zekeriyya, “Rabbim, öyleyse bana (çocuğumun olacağına)bir işaret ver”, dedi. Allah da, “Senin işaretin, sapasağlam olduğun halde insanlarla (üç gün) üç gece konuşamamandır” dedi.

    Hepimiz biliyoruz ki hz zekeriya tevratla hükm etmiştir ona bir kitap gelmemiştir.ayetlerden de anlaşılacağı üzere hz zekeriya ile allah cc arasında geçen bu konuşma vahiy olmasına rağmen kitabında yer almamıştır.yani diğer peygamberlerdede kendilerine verilen kitabın dışında vahiy geldiğine delildir. bunlar gibi peygamberlere verilen kitapların dışında vahiy vardır.Onlarca ayet delil vardır.

    Yukarıdaki yazında;Din, (Kuran ile eksik kalıp, Peygambere haricen indirilen vahiyler ile tamamlanır dediğniz anda, mevcut dininizin eksik olduğunu, Peygamberimizin hadislerini hiç bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde yazdırmaması sebebi ile bütün müminler için telafisi imkansız bir kötülük yaptığını kabul etmiş olursunuz.) diye yazmışsın şimdi soruyorum peygambere as kuranı cem edip mushafa dökmeyerek kötülükmü etmiştir? hz ebubekir ben peygamberin yapmadığını yapmam diyerek kuranı mushafa yazmadığı için kötülükmü etmiştir? kur anın korunması nasıl olmuştur? onlarca yüzlerce hafızların ezberledikleri kuranın mushafa yazılması peygamberin vefatından yıllar sonra yapılması kuranın korunmuşluğuna zelal vrmiyorsa sahih ve mütevatir hadislerin yaklaşık 200 yıl sonra yazılması neden onların delilliğine gölge düşürsün?Hadislerin doğruluğunu yanlışlığını yanlış kuran anlayışı ilemi kuran süzgeçinden geçirerek anlayacaksın.allahın hareket ve iradesi yanlış kuran anlayışı olanların donuk beyinli olanların kapasitesi ilemi sınırlanacak?onların dar görüşlülüğünemi hapsedeceksin?

    Netice

    Sünnet Kur’an’ın –haşa– rakibi değil, beyan ve tefsir edicisidir. Özellikle dinin tebliği ve Kur’an’ın beyan ve tefsiri sadedinde varit olmuş sünnetlerin vahiy kaynaklı olduğu vakıası göz önünde bulundurulduğunda bu tür sünnetler ile Kur’an ayetlerinin kaynağının aynı olduğu sonucu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

    Kur’an’ın beyanı sadedinde varit olan ve hüküm bildiren sünnetlerin vahiy kaynaklı olduğu gerçeği kabul edilmeden sağlıklı bir Kur’an ve Sünnet tasavvuruna sahip olmak mümkün değildir. Sünnet’i sadece Kur’an’da yer alan hükümlerin tefsiri sahasıyla sınırlandırmak, her şeyden önce Kur’an’a aykırı bir tutumdur. Zira Sünnet’in fonksiyonunun bu şekilde sınırlandırılabileceğini Kur’an’a dayanarak isbat etmek mümkün olmadığı gibi, vakıa da bunun tersini göstermektedir.

    syn ali aksoy ben sizin niyetinizden şüphe etmiyorum.hatta doğru bildiklerinizi savunarak islam adına birşeyler yapma azmi ve heyecanınızı takdirle karşılıyorum. ancak bu heyecanınız elbette birgün sönecek. Bu gerçekleşmeden önyargılarınızı bırakıp kur anı tarafsız birşekilde değerlendirmenizi dilerim. güç ve kuvvet allahtandır yardım allahtandır.

  12. Nisan 24, 2007, 9:32 am üzerinde | #12

    Selam…

    Allah razı olsun. Bizleri ve sitemizin ziyaretçilerini bu yazınızla aydınlattığınız için teşekkür ederim. Aşağıdaki link altına da benzer bir yazı koydunuz ve yayınladık.

    http://aliaksoy.wordpress.com/2007/03/22/hadis-i-kutsi-vahy-olupta-kuranda-olmayan

    Şimdi;

    İddialarınızın tamamını Kuran’a dayandırmanız, yazınız içerisinde “uydurulmuş rivayetlerden” bahsederek bunu bir vakıa olarak kabul edebilmeniz gayet güzel.

    Ben Rasulullah’ın söylediği her şeye iman ederim. Bilirim ki, O kendi heva ve hevesinden konuşmaz.

    Onun yaptığı ve emrettiği her şeye razıyız. Bunun aksi düşünülebilir mi ? Hem iman ettim deyip hem de Resule itaat etmemek mümkün mü ?

    Mesele, hangi sözün ve davranışın gerçekten Peygamberimize ait olduğu hususundaki açık şüphedir.

    Sizin yazınızın içerisinde de uydurma rivayet ve yakıştırmalardan bahsedilmiştir. Siz ne haddinize ki “Peygamber yahut ashabına ait olduğu söylenen” bir kısım sözler için uydurma / asılsız diyebilirsiniz ? Ama demişsiniz. Bunu yaparken de bazı kıstasları göz önünde bulundurmuşsunuz. İşte bizim yaptığımız da budur. Yoksa kimsenin ben Peygambere itaat etmem dediği ve Allah saklasın “diyeceği” yok.

    Hadis adı altında Peygamberimize iftira derecesine varan sözler / uydurmalar hususunda sitemizde ve onların kaynak sitelerinde yeterince açıklama mevcuttur.

    Peygamberimizin vahiyle hareket ettiği hususunda sizinle hem fikirim. Bu vahyin adı ve türü ile çok ilgilenmiyorum. Zira Allah, Resule itaat edin buyurdu. Bu söz benim için meseleyi kapatıp atar. O’nun heva ve hevesinden konuşmayacağını da buyurdu. Fakat burada bir istisna da koymalısınız. Vahiyle hareket etti demek, bir robot gibi her ne yaptı ise bunu vahiyle gelen izin üzerine yaptı anlamına gelmez. Evinin bir odasından diğerine geçerken vahiy beklememiştir herhalde. Vahiyle hareket ayrım getiren / özellik arzeden konularda olabilir. Yoksa, “İhtiyar geldi diye yüzünü ekşitti” sözünü Allah kendi emri hakkında söylemiş olur. Yahut, “Neden onlara izin verdin” sorgusu da kendi emri hakkında vukuu bulmuş olur. Bu konularda hem fikir olduğumuzu düşünüyorum.

    Meselede ayrışacağımız yer, Kuran’da yazılı olmayan ve din adına helal ve haram tayin eden hususların “vahiyle” bildirilip dine ilave yapılıp yapılmadığı hususudur.

    Linkini verdiğim yazıda da açıkça anlatıldığı üzere, Peygamberimize ait olan pek detaylı bazı meselelere Kuran’da yer verilip, “recm – taşlayarak öldürme” gibi ağır bir cezadan hiç bahsedilmemesini nasıl izah edersiniz ? Bu hususta da sitemizde yeterince yazı ve açıklama mevcuttur.

    Sadece Peygambere ait olacak bir gece namazını Kuran’da emir ile bildiren Allah, neden diğer “helal ve haramları” başka yollarla bildirsin ?

    Keza, Kuran’da yer almayan “helal ve haramlar” “vahyi gayri metluv” ile Peygambere bildirilmiştir inancı kabul edildiğinde, bunların açıkça korunmaya alımamış olmasını, hatta bunlar hakkında ilahi korumanın da vaad edilmemiş olmasını nasıl izah edersiniz ? Peygamberimizin sağlığında neden Kuran ayetleri yazılmıştır da, insanlar için güya helal ve haramlar bildiren hadisler yazılmamıştır ?

    Kısaca siz benim ne demek istediğimi çok iyi anlıyorsunuz, ben de sizi çok iyi anlıyorum.

    İlgi ve duyarlılığınız için teşekkür ederim. Görüşlerinizi her daim bekleriz.

  13. Nisan 25, 2007, 6:00 pm üzerinde | #13

    Selam
    Aşağıda konu ile ilgili bir makale sunuyorum.

    Vahyi Gayri Metlüv Hangi Asl’a Dayanmaktadır?

    Mehmet DURMUŞ (www.kuranislami.com)

    Muhterem M. Said Çekmegil Beyefendi, dergimizin Ekim – 1996 sayısında benim, vahyi gayri metlüv ile ilgili kanaatime katılmadığım ortaya koyan itirazî bir yazı lutfetmişlerdi. öncelikle üstadın, görüşlerine katılmasak da, yazısındaki nazik ve seviyeli üslöbundan dolayı teşekkür etmek istiyorum. Ve bu üslubun, bütün ilmî tartışma taraftarlarınca örnek ittihaz edilmesini temenni ediyorum.

    Öyle anlaşılıyor ki, sayın Çekmeğin kendi deyişiyle, yoğun çalışmaları arasında, kendisini böyle bir yazı yazmaya iten sebep, bizim, vahyi gayri metlüvle ilgili “tamamen asılsız bir varsayım” şeklindeki ifademiz olmuş. Eğer, “katılmıyorum” deseydi bir şey denmeyebilîrdi” diyor sayın Çekmegil.

    Biz, Allah Rasulü’ne Kur’an’dan başka bir vahiy daha geldiği inancına, “asılsız bir varsayım” demekle zaten kendi kanaatimizi izhar etmiş oluyoruz. Yani amacımız zaten katılmadığımızı belirtmektir. Yoksa hiç kim-seye düşüncelerimizi dayatmak gibi bir niyetimiz hiç olmamıştır. Bu iddia sonuçta bize aittir, kimse paylaşmak zorunda değildir. Kaldı ki, her cümlemizin basma “benim kanaatime göre…”, “görüşüm odur ki” gibi bir şerh eklememiz gerekmez kanısındayım.

    Diğer taraftan, sayın Çekmegil’in ileri sürdüğü gibi, böyle bir kanaate, ilmî hiçbir etüd yapmadan ansızın ulaşmış olmadığımız gibi, – zaten bu sadece bizim kanaatimiz de değildir – “kardeşlerimize yerli yersiz yüklenme” gibi bir niyetimiz de hiç olmamıştır. Amacımız, dinimiz islam’ın doğru anlaşılması uğrunda vüs’atimiz oranında hizmetkar olmaktan başka birşey değildir. Kaldı ki muhterem Çekmegil’in kendisi de, yazdığı birçok kitapla birçok insanı gücendirmiş (!), kendisinin mezhepsizlik, sünnet inkarcılığı gibi ithamlarla suçlanmasına neden olmuştu! Oysa biz biliyorduk ki, onun amacı böyle değildi, kardeşlerine yüklenmeyi de amaçlamıyordu.

    Biz bu yazıda vahyi gayri metlüvün varlığına delil olarak sunulan bazı öncülleri tartışıp, bunların algılanışındaki yanılgıya dikkat çekmeye çalışacağız. Bunun için ilk önce, vahyi gayri metlüvden ne anlaşıldığını ortaya koymaya gayret edeceğiz, arkasından, Necm suresi/ 3. ayetinin ne anlama geldiği üzerinde duracağız.

    Vahyi Gayri Metlüv Nedir?

    “Vahyi gayri metlüv” kavramını kabul edenler genelde vahyi iki kısma ayırmaktadırlar.

    1) Vahyi metlüv: Tilavet edilen, okunan, yani Allah’dan Hz. Peygamber’e inzal edilen vahiy. Ki bunun Kur’an’dan başka bir şey olmadığı açıktır. Buna “vahyi celî” (açık, zahir vahiy) adını da vermişlerdir.

    2) Vahyi gayri metlüv: Tilavet edilmeyen, okunmayan vahiy. Buna da vahyi hafî (gizli vahiy) demişlerdir. Bu durumda vahyi hafî ya da gayri metlüv, Kur’an olmamaktadır. Mesela kudsî hadis denen bir tür hadis (?) vahyi gayri metlüv cinsinden kabul edilmiştir.

    Vahyi gayri metlüv derken kastedilen şey şudur:

    Allah, Rasulü Hz. Muhammed’e Kur’an’ın dışında ikinci bir vahiy daha gönderiyordu ve O’na bazı haberleri bildiriyor, bazı sırları ifşa ediyor veya birtakım işleri şöyle şöyle yapmasını emrediyordu. Bu anlamda Rasulullah’ın, bu tür vahye istinaden söylemiş olduğu sözlere kudsî hadis dendiği gibi, işlediği fiiller de vahye müstenid olmuş oluyordu. Kısacası, kimine göre Rasullullah’ın bütün hayatı, kimine göre sadece dinî alandaki işleri vahye müsteniddir.

    Sayın Çekmegil, “Rasulullah’ın söylediği her söz, yaptığı her iş vahye müsteniddir” görüşüne de; Kur’an dışı vahiy yoktur diyenlere de katılmamakta, ikisinin ortasında bir yol tutmaktadır.

    Vahyi gayri metlüv mefhumu, öyle zannediyorum ki İmam Safî île birlikte güncelleşmiştir. Safî, sünnetin vahiy ürünü olduğuna inanmaktadır. O şöyle diyor:

    “Ben, dininden, aklından ve ilminden razı olduğum birini işittim. Diyordu ki, (Rasulullah), mül’ane isteyen karı-koca ve benzeri konularda ancak Allahu Teala’nın emri île hüküm verdi. Allah O’na iki şekilde vahyetmiş olabilir: Birincisi, O’na indirilen ve insanlara okuduğu vahiydir, ikincisi ise, Allahu Teala’nın O’na şöyle şöyle yap diye emretmiş olduğu elçiliktir.” (1)

    Safî, bu görüşte olanların delilinin muhtemelen Nisa suresi 113. ayeti olduğunu zikreder. Daha sonra, Rasul’ün sünnetinin, Allah’ın, hikmetten O’na ilham ettikleri olabileceği üzerinde durur.

    Bu anlayışın gereği olarak imam Safi, Rasulullah’ın haram kıldığı bir şeyin de Allah’ın izniyle kıyamete kadar haram olduğunu kabul eder(2) . Zira ona göre sünnet de sonuçta vahiydir.

    İşin doğrusu biz vahyi gayri metlüv adı altında Allah Rasulü Hz. Muhammed’e (sav) Kur’an dışında bir başka vahiy geldiğine inanmıyoruz. Akşını iddia edenlerin bunu kanıtlamalarının mümkün olmadığı görüşünü taşıyoruz. Yalnız “Kur’an dışı vahiy” derken, arıya vahyedilmesi gibi Kur’anî hikmetlerin konumuzla doğrudan alakası olmadığım düşünüyoruz. Zira tartıştığımız sorun, arının fıtrat kodlarıyla alakalı bir vahiy değildir.

    Şimdi, sadece Said Çekmegil Hoca’nın değil, daha başkalarının da yanlış algıladıklarına inandığımız, hatta kimilerinin ayeti tamamen mecraından saptırdığını düşündüğümüz Necm suresinin 3-4. ayetlerinin anlamı üzerinde duracağız. Böylece vahyi gayri metlüv’ün mukni kanıtı sanılan ayeti celilenin öyle olup olmadığım anlama imkanım elde etmiş olacağız.

    Rasulün Okuduğu Şey, Vahyedilen Kur’an’dan Başka Birşey Değildir

    Kur’an-ı Mübin’den anladığımıza göre Mekke putperestleri Hz. Muhammed’in “şair” (21/5; 37/36; 52/30; 69/ 41), “mecnun” (15/6; 68/51), “öğretilmiş mecnun” (44/ 14) ve “kahin” (52/29) olduğunu düşünüyorlardı. Allahu Teala değişik biçimlerde onların bu saçma yakıştırmalarına cevap veriyordu. Muhammed’e gelen ilmin şiir olmadığı, buna gerek de olmadığı gibi (36/69), kendisinin de bir şair, mecnun ve kahin olmadığını hatırlatıyordu (69/41-42; 68/2; 52/29).
    Necm suresinin ilk ayetlerinde anlatılmak istenen de müşriklerin aynı saçma ve kindar iddialarına karşı bir cevaptan başka birşey değildir. Yani, Mekke putperestlerinin “Muhammed cinlendi, ona şiir öğretiliyor, o bir kahindir” gibi ithamlannın doğru olmadığı üzerinde durularak. O’nun kendi heva ve hevesiyle, kendi kalından birtakım şiirsel düzmeceleri, vahiydir diye arzetmediğini bildiriyor. O’nun Kur’an diye okuduğu şey doğrudan doğruya vahiydir. Biz ilk dört ayetin yorumunu şöyle anlıyoruz:

    “İndiği/battığı zaman andolsun o yıldıza ki, arkadaşınız, yani içinizden biri olan, kendisini çok iyi tanıdığınız, kırk yıldır beraber yaşadığınız ve kendine ‘emîn’ lakabını verecek kadar güvendiğiniz tanıdığınız Muhammed, kendisini daha önceden nasıl bilir idiyseniz hala öyledir! O, kendine vahiy geldi diye sapmış, azmış, ne dediğini bilmeyen, (haşa) saçmalayan birisi değildir. O, kendi hevasından, kendi arzularıyla, kendi kuruntularıyla konuşmuyor. O’nun size okuduğu ayetler, kendi yakıştırdığı sözler olmayıp Rabbi tarafından O’na inzal edilen vahiydir. Size okuduğu o ayetler Allah’ın kelamıdır, Kur’an’dır!”.

    Necm suresinin ilk inen surelerden olduğunu gözönünde tutarsak; putperestlerin, o güne kadar çok iyi tanıdıkları, kendisiyle bir alıp veremedikleri olmayan Muhammed (sav)’e, vahyin inzal süreciyle eş zamanlı olarak “mecnun”, “şair” ve “kahin” dedikleri bir ortamda bu ayetlerle sözümona. “Muhammed vahiy dışı konuşmaz, söylediği her söz, yaptığı her iş vahye müsteniddir” anlamının kastedilmiş olmasının bir manası olamaz ama; “O size ayetleri hevasından söylemiyor, o Kur’an vahyedilmiş bir vahiydir” anlamını çok ama çok büyük bir manası olmalıdır! Zira bu anlam, fiilen mevcut bir tartışmaya cevap oluşturmaktadır.

    Her ne kadar üstad Çekmegil. “doğru bulduğumuz görüşlerimize katılan ilim adamları, Necm suresinin 3. beyyinesine dayanarak muknî izahlar getiriyorlar” diyorsa da (3) biz de aynı ayetin tefsiri için baktığımızda bazı müfeskirierin bizim anladığımız manada muknî izahlar yaptıklarım görüyoruz.

    Örneğin müfessir Taberî şöyle diyor: “Allahu Teala diyor ki, Muhammed bu Kur’an’ı hevasından konuşmuyor (yani o ancak vahyedilen bir vahiydir). Bu Kur’an diyor. Allah’ın kendisinden O’na vahyettiği bir vahiyden başkası değildir” (4).

    Fahreddin Razi de ayetle ilgili çok geniş izahlar yapmakta ve tercihini şu yorumuyla bizim kastettiğimiz yönde kullanmaktadır: “Zira o, (Allah) Teala’nın sözüdür. Sanki Allahu Teala şöyle söylüyor: O Kur’an Muhammed’in kelamı, Muhammed’in nutku değil, o ancak bir vahiydir… O cinlenmedi, O’na cin dokunmadı, O bir kahin de değildir, “ve ma ğava”: Yani O’nunla azgınlık (ğavayet) arasında bir alaka yoktur. O şair de değildir. Zira şairlere ancak azgınlar uyarlar. Bu durumda ayet müşriklerin, ‘onun sözü kahinin sözüdür, şairin sözüdür’ tezlerini reddetmek için inmiş olur” (5).

    Razi, bazı müfessirlerin peygamberin bütün sözlerini vahye dayalı olarak konuşmuş olduğu kanaatlerine bu ayette delil bulunmadığını da vurgulamaktadır. Zaten böyle bir iddianın Peygamber’in içtihat etmediği anlamına geleceğine, halbuki vakıanın bunun tam tersi istikamette olduğuna dikkat çekmektedir. Buna da tahrim olayı gibi bazı ictihadi kararlarını örnek vermektedir (6).

    Abdurrahman ibnül Cevzi de tefsirinde, Peygamber’in hevasından konuşmadığı şeyin Kur’an olduğunu belirtmiştir (7). Kadı Beyzavî, Hazin ve Zemahşerî gibi müfessirler de burada sözkonusu edilenin Kur’an vahyi olması gerektiğine dikkat çekmişlerdir. Günümüz müfessirlerinden Prof. Dr. Süleyman Ateş de ayeti böyle anlayanlardandır (8).

    Vahyi Gayri Metlüvü Mümkün Kılmayan Bazı Deliller

    I- Allah, Kitabında “Zikr’i biz indirdik ve onu koruyacak olan da biziz” (15/9) buyurmuştur. Ayette kastedilen “ez-Zikr”in Kur’an olduğu açıktır. Allah, kitabını koruma taahhüdünde bulunmuştur. Bunun dışında, koruma vadinde bulunduğu bir başka kaynak görmüyoruz. Sayın Çekmegil kitabında, Kadı Beyzavî’nin ayetteki “ez-Zikr”in Kitap ve sünnet olduğu şeklindeki görüşüne yer vermişse de, sanıyorum burada bir yanlışlık var. Zira Beyzavî, 15/9. ayetin tefsirinde “zikrin Kur’an olduğu görüşünü işlemektedir (9). Hatta Hazin, İbni Abbas ve Nesefî tefsirlerinde de “zikr”in Kur’an olduğu açıklanmaktadır (10) Hazin ve Beyzavî, Allah’ın zikr’i tahrifden, ilave ve eksiltmeden, tağyir ve tebdilden korumayı vadettiği izahını getirmektedirler (11).

    Kur’an’ın korunduğu ve nazım/metin itibariyle (müslümanların yorumları haricinde) noksansız olarak günümüze kadar geldiği açıktır. Oysa Kur’an’ın dışında korunmuş bir kaynak bilmiyoruz. Rasulullah’ın, kendi döneminde, sözlerini yazmaktan menettiği bilinmektedir. Ve bilinen kesin bir gerçek olarak, Rasulullah’ın sözleri tahrif, tağyir, tebdil edilmiş, zaten bu haliyle de O’nun hayatından yüzyıl sonra derlenmeye başlanmıştır. Bu tablonun içine “kudsî hadisler” denen sözde ilahî hadisler de dahildir!

    Eğer Rasulullah’a vahiy hafî gelmiş olsaydı, bunları yazdırmamakla, korunmasını düşünmemekle Rasulullah’a, görevini ihmal etme zaafiyeti isnat edilebilirdi. Halbuki Allah risaletinden herhangi bir şeyi gizlemesi, duyurmaması halinde Allah’ın elçiliğini yapmamış olacağını duyurmaktadır (5/67). Allah’a karşı herhangi bir şey uydurması halinde ise Peygamberin can damarını koparırdık şeklindeki ilahi tehdidi ile Hz. Peygamber’in nasıl bir vazife ile tavzif edildiğine dikkat çekilmektedir (69/44-46).

    Ezcümle, Hz. Peygamber’in söz ve fiîllerinin vahiy ürünü olduğunu söyleyip de bunların aynı zamanda korunmamış olduğunu düşünmek, vahyin korunmamış olduğunu söyleme anlamına gelir. Bu ise doğru değildir.

    Allahu Teala Peygamberine “Sana ağır bir söz vahyedeceğiz” (73/5), “…Seni gönderdik ki sana vahyettiğimizi onlara okuyasın” (11/30) buyuruyor, İsra/88, 89. Şura/7, Bakara/2 gibi ayetlerde Kur’an’ın ne için gönderildiği ve Kur’an’ın önemi vurgulanmaktadır. Bu ayetlerdeki vurgudan, Peygamber’e vahyedilen şeyin yalnız Kur’an olduğunu anlamak mümkündür. Kur’an’ın nüzulü döneminde de inanan Kur’an’a inanmakta, reddeden Kur’an’ı reddetmektedir. Hz. Peygamberle Mekkelilerin arasını açan Kur’an’dı (10/16).

    II- Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed aynı zamanda bir kul idi. O da bir beşerdi ve ancak kendisine vahyolunan Kur’an’a tabi olmaktaydı. Bu gerçek 6/50. ayette çok net bir biçimde ifade edilmektedir. Ayrıca bir başka ayette, müşriklerin Hz. Peygamber’e “Ya bu Kur’an’dan başka bir Kur’an getir, ya da bunu değiştir” dediklerine yer verilir. O ise bunun mümkün olmadığını, zira ancak kendisine vahyolunana uyacağını söyleyerek cevap vermektedir (10/15).

    Bir beşer olarak Peygamber (sav) de elbette kendi re’yi ile karar verme hürriyetine sahipti. O da içtihat yapardı. Kur’an’ı doğru bir biçimde hayata aktarıyordu. Kur’an zaten anlaşılır bir kitaptı. Hele de Elçi o kitabı anlamazsa kim anlayacaktı ki?! Bununla beraber, savaş, barış, esirler, ganimet, evlilik hayatı, miras gibi konularda içtihat etmesi, ashabı ile istişare etmesi gereken konular elbette olacaktı. Bu şahsi kararlarında yanıldığı an Allah O’nu düzeltiyordu. Bu anlamda Hz. Peygamber sürekli Allah’ın kontrolü altındaydı. Yani O’nun sünneti Allah’ın takririnden, onayından geçmekteydi.

    Allahu Tealanın Peygamberini düzeltmesi yine Kur’an’da yer almıştır.

    Bu şekilde düzeltmesine örnek olarak Tabük seferine katılmak istemeyen münafıklara izin vermesi (9/43);

    Bedir esirierinden fidye alınması (8/67-68);

    Rasulullah’ın eşlerinden gördüğü bir muamele sonucunda helal bir şeyi kendisine haram kılması (66/1);

    Hz. Zeyneb’in Zeyd’den boşanmasından sonra onu nikahlamayı düşündüğü halde Hz. Peygamber’in, insanların levminden çekinerek açığa vurmaması (33/37);

    A’ma bir kişinin gelmesine yüzünü ekşitmesi (80/1-10) gibi olayları gösterebiliriz.

    Bütün bu olaylarda, bilahare ikaz edici olarak gelen Kur’an ayetlerinin üslubuna baktığımızda görüyoruz ki, Hz. Peygamber, sadece kendisine gelen Kur’an vahyine sahipti. O’nun da her insan gibi toplumsal, siyasi, askeri v.b. ilişkilerden edindiği birtakım tecrübeleri vardı. Toplumun örfünden tamamen soyutlanmış değildi. Örfün, şeriatla çatışmayan kısmını almakta beis görmüyordu. Vahiyden kazandığı nebevî kişilik ile bu tür tecrübeleri mezcettiği zaman elbette doğru kararlar verebilirdi. Yanlış kararları ise vahiy ile düzeltiliyordu.

    Eğer ki Kur’an dışında bir ikinci vahiyle yönlendirilmiş olsaydı, yukarıda verdiğimiz örneklerde Allahu Teala vahiyle yönlendirdiği kulunu tekrar vahiyle düzeltmiş olurdu. Daha doğrusu, azarlamış, yerine göre sert ikazlarla tekdir etmiş olurdu ki böyle bir çelişkiyi Allah adına düşünmek bile mümkün değildir. Allah her türlü noksan sıfatlardan beridir.

    III- Öte yandan Allah Rasulü, örnek edinmemiz gereken, dini kendisi gibi yaşamamız gereken bir kişiliktir. O’nda bizim için üsve-i hasene vardır. Biz sünneti de böyle anlıyoruz. Yani Rasulullah’ı Kur’an’ın pratiği, bir yaşayan Kur’an olarak değerlendiriyoruz. Fakat, kendisi Kur’an’ın dışında ikinci bir tür vahiyle sürekli kontrol edilen, desteklenen, yöneltilip/yönlendirilen bir Elçi’nin, nasıl “bizim gibi bir beşer” (18/110; 17/93) olduğu ve bizim O’nu nasıl örnek edinebileceğimiz sorusu, doğrusu sorulmaya değer bir sorudur. Kur’an hükümlerinden bizim de kendisi gibi sorumlu olduğumuz bir Elçi, bizden. hiçbir zaman gideremeyeceğimiz bir farkla avantajlı olursa, onu taklit etmemiz nasıl mümkün olabilir? Bu, peşin peşin Rabbimize karşı birtakım verili mazeretlerimizin bulunması anlamına gelir herhalde.

    Çok iyi biliyoruz ki Hz. Peygamber de, “kendîsine vahyolunana uyduğunu” (10/15) duyuruyor. Biz de O’nun örnekliği eşliğinde O’na vahyolunana uymak durumundayız.

    İsra suresinin 73-75. ayetlerinde hem Rasulullah’a vahyedilen vahyin bir tek (Kur’an) olduğu vurgulanmakta; hem de, O’nun müşriklerin telkininden neredeyse etkilenmek üzere olduğuna dikkat çekilerek, bir beşer olarak zaaflarının da bulunduğuna işaret edilmektedir. Ama Allah O’nu sebatkar kılmıştır da böylece sözkonusu tehlikeden kurtulmuştur.

    IV- Peygamber bir postacı olmadığı gibi, bir makina da değildir. Kamuoyunda “mealci” olarak bilinen bir ekolün Peygamberi bir postacı olarak görmelerini şiddetle eleştiren bazı kişilerin, vahyi gayri metlüv varsayımını kesin bir inançla kabullenmeleri, peygamberi postacıdan da öte bir makina, bir robot seviyesine indirgemek değil de nedir? Zira, eşine söyleyeceği “karnım aç” sözünden tütün da, bir krala göndereceği davet mektubuna varıncaya kadar, hemen her sözü ve her davranışı vahye dayanan bir peygambere “postacı” konumu bile yakıştırılamaz. Halbuki O’nun da bir iradesi ve aklı mevcut idi ve Allah bunları O’na boş yere vermemişti.

    Rasullullah’ın Uhud savaşma çıkarken “Medine içinde mi kalalım, dışanya mı çıkalım?” şekilli bir istişaresi dahi tek başına, vahyi gayri metlüvü olumsuzlayan bir örnektir. Rabbinden bir vahiy alsaydı ashabı ile neyi tartışacaktı ki?

    Eşi Hz. Aişe’ye yapılan iftira (ifk) hadisesinde de aynı Peygamber’in, izdıraplı bir otuz gün beklemek zorunda kaldığını görüyoruz. En sonunda gelen bir vahyi metlüv ile (24/11-12) bu çirkin iftira herkesin gözünde aydınlanmıştı. Bu örnekleri çoğaltmamız mümkündür.

    Vahyi Gayri Metlüve Örnek Olarak Gösterilen Hadiseler

    Tahrim olayı, kıblenin tahvili ve Rasulullah’ın Hz. Zeyneb’le evlenmesi gibi olaylar, yanlış yorumlar neticesinde vahyi gayri metlüv için örnek olarak gösterilmektedir.

    Örneğin tahrim olayına baktığımızda görüyoruz ki, ilgili ayetteki (66/3) “Allah, (Peygamberi) o sırra vakıf kıldı” anlamındaki metin, “gizli bir vahiyle bildirdi” şeklinde anlaşılmak istenmektedir. Halbuki durum şöyledir:

    Rasulullah (a.s.) bir hanımına bir sır veriyor. O hanımı, söz verdiği halde bu sırrı başka birine ifşa ediyor. Hz. Peygamber ise eşinin, sırrı tutamayıp yaydığını duyuyor. Muhtemelen bir ikinci eşi bu bilgiyi getiriyor. Rasulullah da birinci eşinin ayıbını yüzüne vuruyor; niçin sırrı ifşa ettiğini sorguluyor. Eşi ise, suçu açığa çıkan kişinin haleti ruhiyesi ile paniğe kapılıyor ve “bunu sana kim söyledi?” şeklinde sormak zorunda kalıyor. Rasulullah da o anda. verilebilecek en münasip cevabı veriyor:

    “Alîm ve habîr olan (Allah) haber verdi” Rasulullah orada, kendisine bu haberi getiren ikinci eşinin adını verse onu zor durumda bırakırdı, ahlaki açıdan da doğru olmazdı. Böylesi ifadeleri bizler de çok sık kullanmaktayız. Çok zor durumda kalan bir insan, bir yardım eden bulduğu zaman “Rabbim verdi” der.

    Nitekim aynı örneği Hz. Meryem’in, kendisine gelen rızıkları, “o Allah indindendir” diye adlandırmasında (3/ 37) buluyoruz. Meryem, kendine gelen rızkı, Allah’ın bir lütfü ve ihsanı olarak anmakta, rızkı getiren insanların adlarını saymamaktadır.

    Kıblenin tahvilinde ise, ilk kıblenin gizli bir vahiyle tesbit edildiği iddia edilmektedir. Sayın Said Çekmegil Beyefendi de aynı kanaati benimsiyor olmalı ki. kitabında konuyla ilgili ayetleri vahyi gayri metlüvün isbatı sadedinde referans göstermiştir (12). Oysa ki, ilk kıblenin vahiyle belirlendiğine dair bir bilgi yoktur (13). Kabe’nin kıble yapılması ise 2/142-144 ayetleriyle sabittir. Zaten 144. ayette Rasulullah’ın, Kabe’nin kıble olmasını arzu etmekte olduğu bildirilmektedir. Bunu ayetteki “Biz senin yüzünü göğe doğru çevirmekte olduğunu görüyoruz…” ifadesinden anlıyoruz. Bu ifade O’nun, Rabbinden bu doğrultuda bir emir beklediğini’ gösterir. Şu halde kıblenin değiştirilmesi vahyi hafî ile değil, vahyi celî (Kur’an) ile gerçekleşmiştir.
    Hz. Peygamber’in Zeyneb (r.a.)ı nikahlaması ise 33/37. ayette bildirilmektedir. Nikahın önceden gizli bir vahiyle yapıldığına inandıracak herhangi bir bilgiye sahip değiliz.

    Haşr suresi 5. ayetinde anlatılan (Nadiroğullarının hurmalarının kesilmesi olayı) Hz. Peygamber ve müslümanlar tarafından gerçekleştirilmiş fakat Allahu Teala, bu olayı haklı bulmuş, kendi rızasına aykırı bulmamış, tabir caizse olaya sahiplenmiştir.

    Kudsi Hadis

    Bu konuda son olarak kudsi hadis terimine de kısaca değinmemiz gerekmektedir.

    Genel tarife göre, manası Allah Teala’ya, lafzı Hz. Peygamber’e ait olan ve “Rasulullah’ın Rabbinden rivayet ettiği hadiste…” gibi sened kaydıyla rivayet edilen sözlere hadis-i kudsî veya ilahi ve Rabbani hadis denmektedir (14).

    Aslında kudsi hadisler konusu dikkatlice incelenirse, bunların bir kısmının Kur’an’daki ayetlerin meali olduğu görülür. Diğer bazıları da, ya Kitab’ı mukaddesten uyarlanmış sözler, yahut da, sufilerin vahdet-i vücut felsefelerine kaynaklık eden uydurmalar olduğu zanni galibi hasıl olmaktadır.

    Nitekim, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmiyordum, bilinmek istedim…” kudsî hadisi (!) de bunun en açık örneğidir. Ulema bu hadisin aslının olmadığını ortaya koymuştur (15).

    Allah Rasulü’nün, ashabına, mescidindeki hurma kütüğü üzerinden hitap ederek onlara dini anlatırken, “Rabbim şöyle şöyle buyurdu…”, “Rabbim diyor ki…” gibi ifadelerle söze başlaması, bu minvalde onlara Kur’an’ın yorumunu yapması gayet doğal bir durum diye düşünüyoruz. Fakat belli ki, zaman içerisinde bu anlatım biçimi kudsi hadis diye bir kavrama dönüştürülmüş durumdadır.

    Kudsi hadis denen vahyin neden Kur’an’a alınmadığı. “zikir” adı altında Kuranla özdeş tutulan kudsi ve diğer hadislerin neden Allah’ın koruma vadinde bulunduğu vahiy kapsamına alınmadığı, cevap bekleyen sorulardır. Nasıl olur da Allah Rasulü, kendisine gelen vahiy sözlerini normal bir şeymiş gibi geçiştirir, bunların Allah’dan gelen özel haberler (vahiy) olduğunu vurgulamaz? Bunun yanında kendi sözlerini (hadisleri) yazmaktan sahabeyi menetmekte idi. En azından kudsi hadislerin yazımı için çok özel bir itina göstermesi gerekmez miydi? Oysa, Hz. Peygamber’den yüz sene sonra derlenmeye başlayan hadislerin zayıfı, sahihi, uydurması, kudsisi hepsi birbirine karışmış, eldeki hadis kitaplarındaki hadisler tamamen, hadis ulemasının kendi geliştirdikleri kriterlere göre sağlamlık-zayıflık tasnifine tabi tutulmuşlardır. Bu hadis külliyatından kudsi olanını, olmayanını ayırmak hemen hemen imkansız bir durumdadır. Belki de son çare olarak bütün hadisler “kudsî” kabul edilmek icab edecektir!

    Sonuç olarak, adeta Kur’an’dan başka bir kitabı çağrıştıracak “vahyi gayri metlüv” tezi sağlam bir delile dayanmamaktadır. “Vahyi gayri metlüv yoktur sözünün ilmi bir dayanağı olmadığını” ileri süren müslümanlara, en büyük kanıt olarak Kur’an’ı işaret ediyoruz. Kur’an çerçevesinde bu konuyu tartışmaya açık olduğumuzu duyurmak istiyoruz. Öyle İmam Şafi’nin dediği gibi “dininden, aklından, ilminden razı olduğumuz” ama kimliğini bile bilmediğimiz kişilerin sözlerine istinad ederek, Kuranla çelişen bir görüş ortaya koymanın ilmî tarafı olmadığı kanaatindeyiz.

    Kudsi hadisler meselesi tabir caizse islam kültürünün yumuşak karnı kılınmış, isteyen, istediği bozuk akideyi saf islam akidesine sokuşturmak için bu kanalı kullanmıştır. Kur’an elbette bütün hurafeleri silip süpürücü özelliktedir. Önemli olan ona ram olmaktır.

    Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, kullarını hidayete erdirendir.

    NOTLAR:

    1- İmam Şafi. el-Ümm, Darül Maarif, Beyrut, C.5, s. 128.
    2- a.g.e..s. 127.
    3- Said Çekmegil, Kur’an’a Muhatap Olmak, ist-1996, s. 136.
    4- İbn Cerir et-Taberi, Camiul Beyan, Mısır-1954. C.24, s.42.
    5- Fahreddin er-Razi, Mefatihul Gayb. C.7, s.728-729.
    6- Razi. 7/729.
    7- Abdurrahman ibnul Cevzi, Zadul Mesir fi llmit-Tefsir. 1987, C.8, s.63. ‘
    8- Prof. Dr. Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, C.9, s. 101-104,
    9- Mecmuatun Minet Tefasir, C.3, s.550.
    10-aynı yer.
    11-aynı yer.
    12-Çekmegil. s. 138.
    13-Doç. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu. İslam Düşüncesinde Sünnet-Yeni Bir Yaklaşım, Ank-1993, s.263.
    14-Subhi Salih. Hadis İlimleri ve Istılahları, Ank-1973, s.8-9.
    15-el-Aclunî. Keşful Hafa. 1352 (H.) Beyrut, C.2. s.132.

    http://www.kuranislami.com/sunnet/vahymetluv.html

  14. Nisan 25, 2007, 6:10 pm üzerinde | #14

    Vahiy nedir, çeşitleri nelerdir?

    Sözlükte gizli konuşmak, emretmek, ilham etmek, îma ve işâret etmek, seslenmek, fısıldamak, mektup yazmak ve göndermek anlamlarına gelen vahiy, dini bir terim olarak, Allah’ın Peygamberlerine iletmek istediği mesajlarını, doğrudan doğruya veya Cebrail vasıtasıyla bildirmesine denir.

    Kur’ân ve diğer kutsal kitaplar, vahiy ürünüdür. Vahiy, ilâhi ve gayr-i ilâhi olmak üzere iki kısma ayrılır. İlâhi vahiy, Allah’ın vahyi demek olup 5 çeşittir:

    1- Cebrail’e (Necm, 53/10) ve diğer meleklere vahyi (Enfâl, 8/12).

    2- Cansız varlıklardan yeryüzüne (Zilzâl, 99/4-5) ve gökyüzüne (Fussilet, 41/12) vahyi. Bu vahiy, “emretmek” anlamındadır.

    3- Canlılardan bal arısına vahyi (Nahl, 16/68-69). Bu vahiy, ilham, içgüdü anlamındadır.

    4- İnsanlardan Hz. Musa (a.s)’ın annesine (Kasas, 28/7) ve Hz. İsâ (a.s)’ın havarilerine (Mâide, 5/111) vahyi. Bu vahiy, fıtrî ilham, îma, emir anlamındadır.

    5- Peygamberlere vahiy (Nisâ, 4/162. A’râf, 7/117, 160) Bu vahiy, ıstılâhî anlamdaki gerçek vahiydir. Vahiy denince ilk akla gelen bu vahiydir. Bu vahiy, sözlü, sözsüz ve Cebrail vasıtasıyla olur. Sözlü vahiy, Allah’ın perde arkasından Peygamberine hitap etmesidir. Sözsüz vahiy; rüyada veya uyanık iken vahyin Peygamberin kalbine ilkası şeklinde olur. Cebrail vasıtasıyla vahiy;

    a) Peygamber uyanık veya uykuda iken vahyi Peygamberin kalbine ilkası ile,

    b) Cebrail’in melek veya insan suretinde vahiy getirmesi ile,

    c) Cebrail görünmeden vahyin çıngırak sesi şeklinde gelmesi ile olur.

    Vahyin geliş şekillerinden bir kısmı, Şûrâ suresinin 51. âyetinde bildirilmiştir. Vahiy, Allah ile Peygamber arasında bir sırdır. Mahiyetini insanların tam anlaması imkansızdır. Vahiy geldiği anda Peygamber titrer, rengi değişir, alnı terler ve nefesi sıkışırdı. Hz. Muhammed (a.s.) gelen vahyi aynen hafızasına alır (Kıyamet, 75/16-19), sonra vahiy katiplerine yazdırırdı. Her sene Ramazan ayında inen âyetleri ve sûreleri Cebrail’e okuyup arz ederdi.

    Gayr-i ilâhi vahy yani ilâhi olmayan vahy ise, cin ve insanlar arasında cereyan eden vahye denir. Zekeriya (a.s)’ın kavmine vahyi gibi (Meryem, 19/11), bu vahiy, imâ ve işâret etmek anlamındadır. Şeytanın şeytana vahyi gibi (En’âm, 6/121); bu vahiy, fısıldamak ve gizli konuşmak anlamındadır.

    http://www.diyanet.gov.tr/turkish/sorular.asp?id=29

  15. Nisan 25, 2007, 6:10 pm üzerinde | #15

    Soru: Vahiy nedir?

    Cevap: Vahiy, bir bilgiyi, bir işareti muhataba en hızlı ve en kestirme yoldan ulaştırmak anlamını taşır. Bu ulaştırma işi çeşitli vasıtalarla olabilir.

    Bu, meselenin filolojik tarafıdır.

    Vahyin terminolojik ve dinsel yönüne gelince: Kuran’ın tetkikinden anlıyoruz ki; vahiy, Yaratıcı Kudret’in bütün varlıklara, yaradılış düzenine uygun hareket tarzlarını bildirme yolu ve insanla ‘‘konuşma’’ yollarından biridir.

    İlk ve genel şekle göre, Allah, varlıklara hareket tarzlarını vahyetmektedir. Bu anlamda vahiy, yaradılış düzeninin varlıklar tarafından algılanması ve bu düzene uygun hareketlerin sergilenmesi sistemidir. Vahyin bu kısmı, zorunludur. Bu vahyin gerektirdiği davranışları icra etmek bir varoluş zorunluluğudur. Burada hürriyet ve irade söz konusu değildir. Kuran bu tür vahye değinirken göklere, yeryüzüne, hayvanlara vs’ye görevlerinin hareket tarzlarının vahyedildiğini söyler. Örneğin, Fussılet suresi 12. ayette şöyle deniyor: ‘‘Böylece gökleri, yedi planlı gök olarak kendi zaman ölçüleriyle iki günde düzenledi ve her gök planına, kendisiyle ilgili görevlerini vahyetti.’’

    Nahl suresi 68′inci ayette de şöyle deniyor: ‘‘Rabbin, balarısına şöyle vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine evler edin…’’ Zilzal suresinde yeryüzünün şiddetli sarsıntısı anlatılırken şöyle deniyor: ‘‘O gün arz, kendi üstünde neler olup bittiğini bir bir anlatacaktır. Çünkü, Rabbin ona böyle yapmasını vahyetmiştir.’’

    İnsan, biraz sonra göreceğimiz vahiy ile beraber, şu ana kadar gördüğümüz vahiyden de pay almaktadır. Çünkü, insan da, ‘‘sünnetullah’’ denen ilahi tavır ve tarzın ölçüleri içinde seyreden bir varlıktır. O da vahyin, sünnetullahı düzenleyen direktiflerinden sıradan bir varlık olarak nasipleniyor. Ama, onun muhatap olduğu daha başka bir vahiy türü veya şekli vardır.

    Burada altı çizilecek bir nokta da şudur: Vahyin kurumsal kısmını mühürleyen Son Peygamber Hz. Muhammed’in zuhurundan sonraki devrede, Yaratıcı’nın insanla diyaloğu bir kurumsal vahiy olayı değil, bireysel ilham olayı olarak devam etmektedir.

    Ancak, İslam’a göre ilham sadece ona sahip olan kişiyi bağlar; genel ve bağlayıcı bir özellik taşımaz. Bu genellik ve bağlayıcılık sadece bilimindir.

    Bu ilkeyi çiğneyerek kişilerin ilham ve rüyalarının ardı sıra giden İslam dünyası, bilimden uzaklaşarak evliya ve şeyh unvanlı yüzlerce düzenbazın hegemonyası altına girmiş ve perişan olmuştur. (Yaşar Nuri Öztürk)

    http://arsiv.hurriyetim.com.tr/hur/turk/99/01/18/yasam/02yas.htm

  16. Nisan 25, 2007, 6:14 pm üzerinde | #16

    Vahiy Savunması / Kur’an Dışı Vahyin İmkansızlığı

    İnsanı özgürleştirmeyi hedefleyen, aklı, vahyin rehberliğinde, yönlendiriciliğinde temel seçici ve belirleyici olarak gören Kur’an vahyi, zamanla yerini kaderci/cebriyeci anlayışlara terk etmek zorunda kaldı. İnsan özgürleşemediği gibi, Kur’an’ın her bir buyruğu ile bir halkasını kırdığı köleliği en son kaldıranlar arasında kendini İslami olarak tanımlayan yönetimlerin de olması işin traji komik yanını oluşturdu.

    Aynı şey kadınlara yönelik uygulamalar için de söz konusuydu. Örneğin kadınların şahitliği kabul edilmezken, evlendiğinde veya boşandığında fikri sorulmazken, mirastan herhangi bir hak alamazken, Kur’an bir ilk adım olarak tüm bu ve benzer alanlarda onlara yeni haklar tanırken ve bu hakların daha da genişletilerek geliştirilmesini ön görmüş iken Kur’an’ın verdiği haklar bile ellerinden alınarak özellikle şehir merkezlerinde dört duvar arasına mahkum edildiler. Pencerelerden bakmaları bile fitne olarak algılanır oldu.

    Toplumsal ilişkileri, ben merkezci ve totaliter bir anlayış içerisinde değil, istaşereye ve karşılıklı rızaya dayandıran, bunun içinde bir çok yeni hüküm getiren Kur’an’a ve bu hedefleri kendi hayatında bire bir uygulayan Resul’un örnekliğine rağmen toplumsal hayat hep buyurgan ve tepeden inmeci bir anlayış içerisinde yeniden dizayn edildi. Toplumsal hayatın bu yeni totaliter anlayışa göre akması sağlandı. Yöneticilerin kutsallığını reddeden ve Allah’tan başka bir kutsal kabul etmeyen bir anlayışa rağmen günümüze kadar (günümüz dahil) yöneticiler Allah’ın gölgesi olarak anılageldi

    Ne olmuştu da Kur’an’dan başka vahiy kabul etmeyen veya vahiy denince aklına sadece ilahi kelam gelen insanların çocukları, torunları Resul’un her sözünü vahiy olarak algılamaya başlamışlardı. Hatta adına “veli”,”şeyh” denilen insanların bile sıradan bir dost gibi Allah ile konuştuğuna inanılır olmuştu. Vahiy algılamasındaki bu sapmanın kaynağı neydi? Bu insanları, kimler, yaşadıkları hangi olaylar bu kadar çok değiştirmişti? Babaları, dedeleri her şeyi “ne”, ”nasıl”, ”niçin”, ”kim”, ”kimden”, ”niye”, ”nereden” gibi sorularla anlamaya çalışırken, oğullar ve torunlar bunları, bir suç ve günahmış gibi, niçin ağızlarına almaya korkar olmuşlar, hatta zihinlerinden bile geçirmez duruma gelmişlerdi.? Ne olmuştu da böyle olmuştu? İşte bu kitap bu soruların cevabını aramaktadır.

    Mehmet Yaşar SOYALAN

    Yayınevi : Anka Yayınları
    Yazarı : Mehmet Yaşar Soyalan
    Editör : Erhan Güngör
    Kategori : Düşünce
    ISBN : 975-9044-15-3
    Fiyatı : 25,00 – YTL
    Boyutları : 13,5 x 21 cm
    Sayfa Sayısı : 712
    Basım Yeri : İstanbul
    Basım : Kasım – 2005

    VAHİYSAVUNMASI/KURAN DIŞI VAHYİN İMKANSIZLIĞI KİTABI NİÇİN YAZILDI?

    Yüce Rabbimiz, insanoğlunu, bir kez daha karanlıklardan aydınlığa, kaostan sükuna, cehaletten adalete, kölelikten özgürlüğe yöneltmek için son vahyi Kur’an’ını inzal etmiştir. O’nda insanoğlunun hidayeti için gerekli bütün açıklamaları yapmış, dalalet içinde çırpınıp bahaneler üretmesine fırsat vermemiştir. Resulü Hz Muhammed, kendisine gelen vahyi “beşer bir resul” olarak toplumuna ulaştırmış, “seçilmiş örnek” ve “Müslümanların ilki” olarak ilk uygulamayı da içinde yaşadığı toplulukla birlikte ortaya koymuştur. Ancak çok geçmeden insanlar, bir çok işlerinde yaptıkları şeye şirk bulaştırdıkları gibi, vahiy algılamalarını da bulandırdılar. Kur’an’ın dışında Allah’tan, Kulu Muhammed’e başka vahiyler de geldiğini iddia etmeye başladılar. .

    Bunu, Allah’ın, kitabı Kur’an’ında açıkça “size vahiy olarak Kur’an’ı indirdim” demesine, bunun dışında herhangi bir vahiy verdiğini ifade etmemesine rağmen yaptılar. Bu iddialarına, Allah’ın Resulü Hz Muhammed adına uydurdukları sözler yanında konu ile herhangi bir ilgisi olmayan çok sayıda ayeti de delil olarak göstermeye çalıştılar. Bu çabaların doğal bir tezahürü olarak, Kur’an’ın önemle üzerinde durduğu “beşer bir resul” anlayışı “ melek bir Resul” anlayışına dönmüş, böylece, resul örnek olmaktan, dolayısıyla “melek resulün” getirdiği ayetler de yaşanılır olmaktan çıkmış, Resulün, yirmi üç yıl, yaklaşık bir o kadar da sahabelerinin Kur’an’ın hedeflerini gerçekleştirebilmek için ortaya koyduğu çaba ve emekler, bu anlayışın tüm Müslüman coğrafyaya egemen olmasıyla birlikte akamete uğramış, Müslümanlar bildiğimiz manzara ile karşı karşıya gelmişlerdir.

    İşte elinizdeki bu çalışmada önce bu manzaranın bir fotoğrafı çekilmekte ve bunun nasıl bir manzara olduğu gözler önüne serilmeye çalışılmaktadır. Bu durumun nedenleri üzerinde bir tartışma açılmakta ve bu nedenler farklı boyutlarıyla masaya yatırılmaktadır. Bu manzaranın oluşmasının, tarihi, sosyal, kültürel, ekonomik, siyasal nedenleri, insanoğlunun arzu, istek, hırs, korku, nemelazımcılığı ve kan dökücülüğü ile birlikte ele alınmakta, sonuçta akıl almaz bir travmanın yaşandığının tespiti yapılarak, bu travmadan Kur’an dışı vahiy algılamasının doğduğu ifade edilmektedir. Bu konu özel bir başlık altında olmaktan öte, kitabın geneline serpiştirilerek yeri geldiğinde yapılmaktadır.

    Bu çalışmanın asıl teması, Kur’an dışı vahiy algılamasının Kur’ani bir temelinin olup olmadığının bir tespitini yapmaktır. Bunun için Kur’an’ın, vahiy ve resul öğretisinin ne olduğu konusunda bir anlayış geliştirmeye çalışılarak, Kur’an dışı vahiy iddiasının, bu resul ve vahiy öğretisi karşısındaki konumu ifade edilmeye çalışılmaktadır. Bu bağlamda ilgili iddianın ileri sürdüğü deliller, özellikle de Kur’an ayetlerine dayanarak ileri sürdükleri iddialar tek tek ele alınarak, ilgili ayetler, siyak sibakı, konu ve Kur’an bütünlüğü, ayrıca nüzul ortamı da göz önünde bulundurularak cevaplandırılmaktadır.

    Bu nedenle çalışmaya öncelikle; Kur’an’ın vahyedilmesi ile ilgili temel kavramlar ele alınarak başlanmaktadır. Bu terimlerin dildeki ve Kur’an’daki kullanımlarından örnekler verilerek, sözünü ettiğimiz anlayışla ilgisi araştırılmaktadır.

    Bilindiği gibi Kur’an, “Arapça bir kitaptır”, bu nedenle Arapça dil yapısı ve dil algılaması önem arzetmektedir. Çünkü insanlar, kendileri dışındaki dünyayı ana dilleri ile algılarlar. Dil algılamaları hem çevre algılamalarını hem de din algılamalarını şekillendirir. Dil bir süreç içerisinde oluşur ve oluşmaya devam eder. Ancak bu süreçteki hazır dil algılaması, o dili kullananların hayat ve eşya algılamalarını da yönlendirir.

    İşte Kur’an’ın nazil olduğu dönemdeki insanlar da şehirlisiyle, çölde yaşayanıyla herkes kendi dil algılamasına göre eşyayı anlamlandırdıklarından, gelen vahiyle de bu algılamaya uygun bir muhataplık sergilemişlerdir. Kur’an’ın, şehir dil algılamasını esas alarak kendi metnini inşa etmiş olması, çevre bölgelerdeki insanların bu şehirli dil ile iletişim kurmada veya onu algılamada sorunlar yaşamları nedeniyle Kur’an’ın mesajlarını içselleştirmelerinde de bazı sorunlar yaşanmıştır. Peygamberimizin vefatının hemen ertesinde çöl bedevilerinin önemli bir kısmının irtidat hareketlerine destek vermeleri, Kur’an vahyini içselleştiremediklerini açık bir şekilde gözler önüne sermiştir.

    Bunun sonucu olarak özellikle bedevi kökenli insanların sahip oldukları zahiri dil algılamaları dolayısıyla Kur’an’ın sembolik, soyut ve mecaz ifadelerini kendi dil algılamalarına göre yorumlamaları bazı yanlış anlayışların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu dönemde tüm bölgede ortak bir dil algılamasının mevcut olmaması nedeniyle, Resulün sağlığında küçük boyutlu olarak tezahür eden sorunlar, sonraki dönemlerde içinden çıkılmaz bir hal almıştır.

    Bilindiği gibi, dil ile ilgili ortak kurallar Kur’an’ın nazil olmaya başlamasından yaklaşık yüz yıl kadar sonra, üstelik çöl geleneği, kültürü ve algılaması esas alınarak inşa edilmişti. İnsanlar, bir ölçüde Kur’an’ı zahiri Arap/bedevi algılamasına göre okumak durumunda bırakılmışlardı. Bu sorunlar bugün için de Kur’an’ı anlamada çözülmesi gereken temel bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Bu nedenle bu çalışmada, Arapça’nın mevcut kurallarının, Kur’an sonrası dönemde, zahiri/somut/durağan/tekdüze çöl hayatı, kültürü ve dil algılaması üzerine bina edilmesinin bir sonucu olarak, bu mevcut dil yapısıyla Arapça’nın tek başına Kur’an’ı anlamada ve yorumlamada, yeterli bir araç olup olmadığı, bir bütün olarak Kur’an’ı kapsayıp kapsamadığı tartışılmış ve bir örnek olması açısından “ev” ve “vav” edatlarının kullanımlarından örnekler verilmiştir.

    Kur’an dışı vahiy iddiasının bir sonucu olarak Kur’an’ın ortaya koyduğu “beşer bir Resul” algılamasının “melek bir resul” algılamasına dönüşmesinin ne anlama geldiği üzerinde durularak, böyle bir resulün örnek alınmasının mümkün olup olmadığı, Kur’an ifadeleri ve mevcut uygulamalar ışığında tartışılmıştır. Resulün söz ve davranışlarının bağlayıcılığı gibi konular da bu bağlamda ele alınmış, ilgili iddia ile bir ilişkisinin olup olmadığı konusunda da gerekli açıklamalar yapılmıştır.

    Bu çalışmanın temel tezini oluşturan Kur’an dışı vahiy iddiasının imkansızlığı farklı boyutlarıyla tartışılarak, bu anlayışın Kur’an’ın temel argümanlarına ters düşüp düşmediği ve bu anlayışla Kur’an’ın hedeflerinin çarpıtılması arasında bir bağ olup olmadığı konusuna da değinilerek, böyle bir anlayışın, Kur’ani bir temel üzerine oturmasının imkansızlığı üzerinde durulmuştur.

    Konu ile ilgili her tartışmada gündeme getirilen ve İmam Şafii başta olmak üzere bu düşünceyi savunan kişilerinin hepsinin üzerinde önemle durdukları “Kitap ve Hikmet verdik” anlamındaki, ayetlerin ne anlama geldiği bütün detaylarıyla incelenmeye çalışılmıştır. Bilindiği gibi ilk defa İmam Şafii, “kitap” kelimesinin Kur’an’a, “Hikmet” kelimesinin sünnete karşılık geldiği, bu nedenle, sünnetin de Kur’an gibi bir vahiy olduğu tezini öne sürerek, Kur’an dışı vahiy algılamasının teorik temellerini atmıştı. Ancak biz bu çalışmamızda bu iddiayı detaylı bir şekilde tartışarak, sanıldığı gibi Kur’ani bir gerçekliğe sahip olup olmadığını ifade etmeye çalıştık.

    Ayrıca bu çalışmamızda, konu ile ilgili olması açısından, Kur’an’ın bir kitap haline getirilmesi ve korunmuşluğu meselesi ile, Kur’an’da her şeyin yazılı olması ve her şeyi kapsaması meselesi üzerinde de durularak çalışma nihayete erdirilmiştir.

    Bu satırların yazarı söylediği şeyin öneminin ve söylediklerinin ne anlama geldiğinin farkındadır. Ancak o, söylediklerinin mutlak tek doğru olduğu iddiasında değildir. O, Müslümanların, yüz yıllardır bu algılamanın bir sonucu olarak inşa ettikleri medeniyetin geçmişteki ve günümüzdeki yansımalarının Kur’an’ın temel ilkeleri ile ve hedefleri ile örtüşmediği kanaatindedir. Bu nedenle farklı bir okuma denemektedir ve muhataplarına, enfusi, afaki ve Kur’an ayetlerini, yani kendi içlerindeki ve kendi dışlarındaki dünyayı bir de bu gözle okumaları önerisinde bulunmaktadır. Eşyaya bakışımızı, zahiri algılama veya batini algılamadan birisini seçerek yapmak zorunda olmadığımızı, bu noktada da vasat ümmet olmamız gerektiğini ifade etmeye çalışmaktadır. Sanıldığı gibi sünni paradigmanın bir orta yol değil, içerisinde bölgesel etkiler nedeniyle mistik tonlar taşısa da esas itibari ile zahiri/somut bir algılama biçimi olduğu düşüncesindedir. Bu çalışma, Kur’an’daki ve evrendeki ayetleri bir kez de, Kur’an dışı vahiy algılamasının dışına çıkılarak okunmasına bir katkı olması için kaleme alınmıştır.

    Mehmet Yaşar Soyalan

  17. Nisan 29, 2007, 10:43 am üzerinde | #17

    Kuran dışı vahiy olup olmadığını sorgulayan bir başka makale…

    http://aliaksoy.wordpress.com/2007/04/29/kuran-sunnet-iliskisi/

  18. tr_musty
    Nisan 29, 2007, 3:02 pm üzerinde | #18

    KAÇ MÜSLÜMAN BİLDİYSEM HEPSİ DE MAKBERDEDİR,
    MÜSLÜMANLIK BİLMEM AMA, GALİBA GÖKLERDEDİR.

    Nebevi sünnet, müslüman birey ve toplum hayatı için detaylı bir proje olup tefsir edilmiş bir Kur’an’ı ve hayata aktarılmış İslam’ı temsil eder. Rasulullah (as), Nübüvet ilminin ve risalet mirasının maruz kalacağı hususlara şöyle temas etmiştir: “Bu ilmi, her nesilde adaletli olanları yüklenir ve ondan aşırıları tahrifini, batıl ehlinin istismarını ve cahillerin tevillerini defederler.” Bunlardan her birisi Nebevi mirasa karşı yıkıcı üç tehlikeyi temsil eder. Aşırıların tahrifi, haddi aşma, ve bu dinin ayırt edici özelliklerinden olan vasat olma, müsamahalı olma ve kolaylıktan kaçınma gibi yollardan gelen bir durumdur. İnkarcıların istismarı, Nebevi metotta olmayan şeyleri ona sokmaya, onun tabiatının reddettiği sonradan ortaya çıkan şeyleri ve bidatleri ona katmaya çalışma şeklinde ortaya çıkar. Cahillerin tevili ise bir çok şekilde ve sebepte olmaktadır. Bu yanlış tevil ve çarpık anlayış dini bilmeyen ve onun temel esprisinden anlamayan cahillerdendir. Bu tür kimselerin, anlayışta haktan uzak olmamalarını sağlayacak muhkem ayetlerden yüz çevirip, heva ve heveslerine uyarak onları kendi arzularına uygun bir şekilde tevil etmek için, müteşabih ayetlere uymaktan alıkoyacak ne ilmi yeterlilikleri ne de hakka ulaşma çabaları vardır. Peki bütün bu sorunlardan, belalardan uzak kalabilmek için ne yapmalı? Bu noktada sünneti anlamada bazı esaslara değinmek gerekmektedir:

    i) Senedi ve metniyle sünnetin, bu ümmetin adalet ve zabt yönünden en güvenilir imamlarının koymuş olduğu hassas ilmi ölçülere göre sıhhatinin, güvenilir olup olmadığının tespit edilmesi.

    ii) Nebevi nassın, lügavi delaletine uygun olarak, hadisin siyak ve vürud sebebinin ışığında, Kurani ve diğer Nebevi nassların gölgesinde, İslamın genel maksat ve genel prensipleri çerçevesinde doğru bir şekilde anlaşılması

    iii) Nassın, kendisinden daha kuvvetli bir muarız ile (mesela Kuran ile ve ya daha kuvvetli hadislerle) veya katiyet sıfatı kazanmış şeriatın genel maksatlarıyla çelişkiden salim olmasının pekiştirilmesi.

    Yasama ve yürütmede kendisine başvurulan ve ikinci kaynak olan sünnet çok sıkı değerlendirmelere tabi tutulmuştur. Bu ümmetin alimleri fıkıh ilmin direği, haram ve helalin eası olan, şeri ve ameli hükümlere de ihtiyac edebilecek hadislerde sahih olma şartının aranması hususunda görüş birliğindedirler. Fakat onlar, amellerin faziletleri, zikirler, rekakik (insanları nezaket ve inceliğe, duyarlılık ve hassaslığa teşvik edenler), terğib (iyi ve güzel amellere teşvik eden haberler), terhib (kötülükten sakındıranlar) ve açıkça teşri kısmına girmeyen hadisler hakkında ihtilaf etmişlerdir. Selef alimlerinden kimisi bunların rivayetinde tolerans göstermiş ve bunda sakınca görmemiştir. Tabi bu, mutlak tolerans olmayıp onun belli bir alanı ve şartları vardır. Fakat çokları onu kötü bir şekilde kullanılmış, onunla doğru yoldan saptırmış ve İslam’ın tertemiz kaynağını kirletmiştir. Nitekim vaaz, rekaik ve tasavvuf kitapları bunlarla doludur! Zahidlerden bir adam, Kuran ve surelerin faziletleri hakkında hadis uydurma yoluna gitmiş. Ona, bunu niye yaptın, diye sorulduğunda “insanların Kurandan koptuklarını görünce buna engel olmak istedim” demiş. Bu defa kendisine “Her kim benim üzerime kasten yalan söylerse cehennemdeki yerini hazırlasın” buyurulduğunu söylediklerinde ise o: “ama ben onun aleyhine değil, lehine yalan söyledim” demiştir. Halbuki bilmiyor ki, Allah bizim için dinini kemale erdirmiş, bizim üzerimize nimetini tamamlamıştır. Dolayısıyla, birisinin kendi uydurduğu hadislerle bizim dinimizi tamamlamasına ihtiyacımız yoktur. Uydurma ve batıl hadisleri kabul etmek, onları Peygamber’e nispet etmek ne kadar hatalı ve yanlış ve tehlikeli ise, heva-heves ve kendi fikrini beğenme ile Allah ve Rasûlüne karşı bilgiçlik taslamak, bu ümmet ve onun alimleri hakkında suizan beslemek suretiyle sahih olan hadisleri reddetmek de o kadar batıldır. Çünkü yalan hadisi kabul etmek, dinde olmayan şeyleri ona sokar. Sahih hadisleri reddetmek ise dinde olan şeyleri ondan çıkarır. Şüphe yok ki gerek batılın kabulü ve gerekse hakkın reddi, ikisi de zemmedilip reddedilmiştir. İmam Şatibi der ki: “Bidatçi türedilerden bir topluluk hadisleri reddetmek üzere, çok defa, hadislerin zan ifade ettiklerini, zannın ise Allah Teala’nın şu ayetlerde olduğu zemmettiğini ileri sürdüler: “Onlar sadece zanna ve canlarının istediğine uymaktadırlar” (Necm,23) Halbuki ayet ve hadislerde kastolunan zan başkadır, bu zannı üç şekilde anlarız: birincisi, din esaslarındaki zandır. Zann ile hareket eden insanla yanında bunun zıddının da olma ihtimalinden dolayı, alimlerce o bir şey ifade etmez. İkincisi, zann, tercih unsuru bir delil olmaksızın, çelişkili iki şeyden birisini diğerine tercih etmektir. Şüphesiz burada da hüküm verme söz konusu olduğu için bu da zemmedilmiştir. Üçüncüsü, kati bir asıla dayanan zan ki, nerede olursa olsun şeriatte bu zanlarla amel edilir.”

    Sünnetin maruz kaldığı nafetlerden birisi de, aceleci bazı insanların bir hadisi okuyunca, manasını anlamada yanılgıya düşüp, hadisi bu yanlış anlayışla tefsir etmeleridir. Halbuki, bu mana ona göre makbul değildir. İşte kabul edemeyeceği bir anlamı içerdiğini sandığı için o kimse, derha hadisi reddetmeye kalkışır. Eğer insaflı davranarak, biraz düşünüp araştırsaydı, hadisin anlamının anladığı gibi olmadığını mutlaka bilecekti. Oysa o kendisine göre öyle bir anlam vermiştir ki, onu ne Kur’an, ne de Sünnet getirmiştir, ne de Arapça o anlamı gerektirmiştir. Örnek verecek olursak, “Allah’ım beni miskin olarak öldür ve miskinler zümresinde haşret” hadisini bazıları okuduklarında, fakirlik, tembellik ve insanlara muhtaç olmayı dilemek şekliyle anladılar. Bu ise Peygamberin bu husustaki ölçü ve düşüncesine terstir, yani bir çelişki var ortada. Ama, bu çelişki elbette ki anlayıştan kaynaklanmaktadır. Burada miskinlikten murad, tevazu, ve alçak gönül sahibi olmaktır.Nitekim Allame İbn-i Kesir, “onunla zorba ve büyüklük taslayanlardan olmamayı murad etmiştir.” demektedir.

    Anlam karışık gelse de sahih bir hadisi çabucak reddetmek pervasızlıktır ki, köklü ilim sahipleri böyle bir şeyi yapmaya cesaret edemez. Zira bu ilim sahipleri, ümmetin selefine hüsnü zann beslerler.onların bir hadisi kabul etmeleri, onu muteber bir imamın da inkar etmediği sabit olunca, netice olarak, onların bu hadiste, herhangi bir söz veya sıhhatini sarsacak bir illetten dolayı ta’n edilecek bir yerini görmemiş olmalarını gerektirir. İnsaflı bir alime gereken, hadisin üzerinde durması, ona ya makul bir mana, ya da uygun bir tevil bulmaya çalışmasıdır. İşte bu meyanda Mutezile ve Ehl-i Sünnet arasındaki fark da budur; mutezile bilimsel ve dini prensipleriyle çelişik gördükleri her müşkül hadisi derhal reddederken, ehl-i sünnet onu tevilde, ihtilafları cem etmede, zahirinde taarruz olanlar arasında uygunluk sağlamada akıllarını kullanıp uzlaştırmaya çalışıyor.

    Hukuk ve yasama alanında Sünnet:

    Sünnet, hukuk ve yasama için, Allah’ın Kitab’ından sonra ikinci kaynaktır. Hatta İmam el-Evzai, “Kitabın Sünnete olan ihtiyacı, Sünnetin Kitaba olan ihtiyacından daha fazladır” demiştir. Çünkü, sünnet Kuran’ın beyanıdır, o Kuran’ın mücmelini tafsil, mutlakını takyid ve umumunu tahsis eder. İşte bazılarının, Sünnetin Kuran’da kastedilen manaları açıkladığını ifade etmek üzere: “Sünnet, Kitab’a kadidir” yargısına varmalarının sebebi bu yaklaşımdır. Lakin İmam Ahmed, bu ibareden rahatsız olmuş ve “Ben bunu söylemeye cesaret edemem, ama Sünnet Kur’an’ı beyan edicidir, derim” demiştir. Bu hususta isabetli yaklaşım da budur, çünkü Sünnet bir yandan Kitab’ı beyan ederken, diğer yandan Kitab’ın yörüngesinde döner ve ondan dışarı çıkamaz. Hadisin hukuk ve yasamada temel kaynak olduğu hususunda ihtilaf yoktur. İhtilaf, hadis kabul şartlarındaki ve onunla amel konusundaki ihtilafların bir sonucu olarak, ayrıntı ve uygulamayla ilgilidir. Burada şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, mezhebi ister yaşasın, ister tarihe karışsın, tabi olunsun, olunmasın, çeşitli ekollerden, farklı bölgelerden müslüman fakihlerin hepsi delil olarak sünneti almayı ve hükümlerde ona müracaat etmeyi Allah’ın dininden vazgeçilmez bir parça olarak görüyorlar, onun emri dışına çıkamıyorlardı.

    Şafii bir gün bir hadis rivayet etmişti. Bir adam ona, “Ey Ebu Abdullal, bu hadisi alıyor musun? dedi. Bunun üzerine o, “ben ne zaman Rasulullah’tan sahih bir hadis rivayet eder de onu almazsam, sizi şahit kılarım ki aklı gitmiştir.” dedi.

    Sünnet fıkhın köklü bir kaynağı olunca, hadisçilerin fıkıh ilmini iyi bilmeleri gerektiği gibi, fakihlerinde hadis ilminde derinleşmeleri gerekir. Çoğunlukla fıkıhla uğraşanlar, hadis ilminin dallarını iyi bilmezler. Bunun içindir ki, hadis sarrafları olan bu ilimin imamları yanında sabit olmayan hadisler, onlar yanında rağbet görür. Buna rağmen onlara kitaplarında yer verirler, onları delil gösterirler. Hadisle uğraşanlar ise, genelde, fıkıh ve usulünü bilmeyi, onun inceliklerini çıkarabilme gücünü, imamların görüşlerine vakıf olmayı, onların ihtilaf ve yollarını, sebeplerini, içtihatlarının çeşitliliğini iyi kavrayamazlar. Halbuki her gurup, kendisindekini tamamlayabilmek için diğerinin ilmine muhtaçtır. Hatta Süfyan bin Üyeyne şöyle demiştir: “eğer yönetim bizim elimizde olsaydı, gerçekten fıkıhla uğraşmayan her hadisçiyi ve hadisle uğraşmayan her fasihi hurma dalıyla döverdik.”

    Davet ve rehberlik alanında sünnet:

    Sünnet, bir davetçinin okuyacağı hutbesinde, yapacağı konuşmasında, vereceği dersinde Kur’an’dan sonra sarılacağı kurumayan bir kaynak, tükenmeyen hazinedir. Onda, katılaşmış kalpleri yumuşatacak, kuru gayretleri yönlendirecek, gafilleri uyandıracak aydınlatıcı yaklaşımlar, tesirli deliller, ipuçları,ü meseller, kıssalar, emir ve nehiyler vardır.

    Hadisle delil getirirken sahihinin araştırılması:

    Burada, davetçiler için en önemli husus, her hangi bir konuda hadisi delil getirirken güvenilir kaynaklara dayanması, zayıf, uydurma hadislerden kaçınmalarıdır. Muhakkık alimlerce bilindiği gibi, hadis bazen dillerde meşhur olmasına rağmen aslı olmayan ve uydurma olabilir. Bu önemli bir mesele olup, bir çok alim tarafından bu tür meşhur hadislerin sıhhatinin derecesinin işlendiği kitaplar yazılmıştır. Tasavvuf, vaaz ve rekaik kitaplarında bu tür hadisler çoktur ve okuyucular dikkat etmelidir. Daha önce bahsi geçtiği üzere kimi hatiplerin de böylesi hadislere rağbet ettiği görülmektedir, iyi niyetli olmalarına rağmen. Bunun sebebi, alimlerinin çoğunun şer’i hükümle alakalı olmayan konularda, zühd, terğib, terhib, amellerin faziletleri gibi konularda mutlak olarak caiz görmeleridir.mesela Ebu Zekariyya el-Anberi şöyle der: “Gelen haber, helali haram, haramı helal kılmıyorsa, bir hüküm vacip kılmıyorsa ona göz yummak ve rivayetinde müsamaha göstermek gerekir.” Lakin isnatlardaki bu göz yumma ve müsamahanın sınırı nereye kadardır? Kimi cahil sufiler, hayra rağbet ettirdiği, şerden sakındırdığı müddetçe, uydurma, yapmacık haberlerin rivayetinin bile caiz olduğu anlayışını benimsediler. Bunun için Hafız ibn Hacer rekaik ve terğib konularında zayıf haberin kabulü için üç şart ileri sürmüştür: birincisi, ittifakla kabul edilen bir şarttır ki, o da yalanla itham edilenler ve hatası çok olanların tek olarak rivayet etmediği hadisler, ikincisi, genel bir aslın altına girmiş olması, üçüncüsü de, onunla amel esnasında, Rasul’un söylemediği bir şeyi ona nispet etmiş olmamak için ihtiyatlı düşünmek ve davranmak. Ayrıca hadisin sahih hadis rivayet ediliyormuş gibi rivayet edilmemesine dikkat etmek gerektir. Sonra, Şari nazarında her bir amelin diğer amellere oranla bir ölçüsü olduğu için bu ölçüye mugayir zayıf hadislere itibar edilmemelidir.

    Uydurma olduğunu bilmediğimiz bir rivayetin delalet ettiği anlamın iyi veya kötü olduğu şeri delillerle biliniyorsa, bu rivayetin faydası olur zararı olmaz. Ayrıca sahih olma ihtimali olduğundan rivayet edilmelidir. Kısacası zayıf hadisin, aklın, şeriatın ve dilin kabul etmediği mübalağalara ve korkutmalara şamil olmaması ve kendisinden daha kuvvetli bir şeri delille çelişmemesi gerekir.

    Sünneti İyi Anlayabilmek için İşaret ve Kurallar:

    1-Sünnetin Kuran Kerim ışığında anlaşılması :

    Sünnetin tahrif, istismar ve yanlış tevilden uzak olarak, doğru bir şekilde anlaşılması için yapılması gereken şey, haber verdiğinde doğruluğu, hüküm verdiğinde ise adaleti kati olan Kur’an ışığında anlaşılmasıdır. Ne beyanın beyan edilenle çelişkiye düşmesi ve ne de fer’in asla ters olma durumu yoktur. Bunun içindir ki, Kuran’ın muhkem ayetlerine ve açık belgelerine muarız olan sahih ve sabit hiçbir sünnet yoktur. Şayet bazı insanlar bunun var olduğunu sanıyorsa bu durumda ya sünnetin sahih olmadığı, ya bizim anlayışımızın doğru olmadığı ve çelişkinin hakiki değil, vehme dayanmış olması gerekir. İşte sünnetin Kur’an ışığında anlaşılmasının anlamı da budur. Herhangi bir hadisin Kur’an’ın muhkem ayetlerine muarız düştüğünü gören bir müslümanın, ona iyi bir tevil bulamadığında yapması gereken şey, hüküm vermeksizin beklemesidir. Burada, sahih bir esas olmaksızın, ikide bir hadisin Kur’an’a muarız olduğunu iddia etmekten de sakınmamız gerekmektedir. Nitekim Mutezile, ahirette, Rasul ve diğer peygamberlerin, melekler ve salih müminlerin, günahkar tevhid ehli hakkındaki şefaatleriyle ilgili, Yüce Allah’ın fazlı, rahmeti ve şefaatçilerin şefaati ile onlara ikram edeceği hakkındaki yaygın sahih hadisleri reddetme cesaretini gösterdiklerinde ölçüyü kaçırmışlardır. Hataları örtmeyi sevdiğini söyleyen, mükafatları kat kat veren, cezayı karşılınca veren ve ailesinden olsun olmasın bütün müminlerin duasını vefatından sonra kişiye kabrinde faydalı kılan Allah’ın, seçilmiş, hayırlı kullarına ikram edip onların da Tevhid kelimesi üzerine ölenlere şefaat etmeleri uzak bir ihtimal değildir. Onların bu hadisleri reddederken delilleri ise, bu haberlerin şefaat edenlerin şefaatini nefyeden Kurana muarız düştükleridir. Halbuki Kuran okuyan kimse, onda, sadece akrabalardan müşriklerin ve diğer dinlerden sapıkların inanmış olduğu şirk şefaatinin nefyedilmiş olduğunu görür.

    2- Bir Konuda Gelen Bütün Hadislerin Toplanması :

    Sünnet’in doğru anlaşılması için yapılması gereken şeylerden birisi de, müteşabihi muhkeme çevrilecek, mutlakı mukayyedine hamlonunacak, ve ammı hassıyla tefsir olunacak şekilde bir konudaki bütün sahih hadislerin toplanmasıdır, çünkü ondan kastedilen mana ancak böyle anlaşılır. Şu halde, diğer hadislere ve konuyla ilgili diğer nasslara bakmaksızın bir hadisin zahirine bakarak hüküm vermek, kişiyi çok defa hataya düşürür, doğru yoldan, hadisin maksadından uzaklaştırır.

    3- Çelişkili Görünen Hadisler Arasında Cem ve Tercih :

    Sabit olmuş şeri nasslarda asıl olan birbirleriyle çelişmemeleridir. Hak, hak ile çelişmez. Şayet çelişki var gibi gözüküyorsa, bunun ancak zahirde olup hakikatte ve pratikte olmadığı görülür. Bize düşen ise bu çelişkiyi gidermektir. Herhangi bir zorlama ve saptırma olmaksızın, her ikisiyle birlikte amel edilecek şekilde iki nass arasını birbiriyle uygun hale getirme (cem) mümkün olursa, bu, ikisinden birini tercih etme yolundan daha evladır. Çünkü tercih, iki nasstan birinin ihmali, diğerinin onun üzerine takdim edilmesi demektir. Ve cem mümkün iken tercihin yapılmaması gerekir. Ve eğer sadece hadisi okumakla yetinmeyip, biraz araştırılırsa bu gerçeklerle uğraşıldığını ve hepsinin cevabının alimlerce verildiğini görürüz.
    Hadiste nesh:

    Hadisler arasındaki çelişki konusuyla ilgili meselelerden birisi de nesh, hadiste nasih-mensuh meselesidir. Hadiste de, birbirleriyle çelişik iki hadis arasında cem mümkün olmadığında ve o ikisinden sonra varid olanı bilindiğinde bazı hadisçiler nesih görüşüne sığınırlar.hakkında nesh iddia edilen hadislerin çoğunun iyice araştırıldığında mensuh olmadığı ortaya çıkar. Bazen hadislerden kimisiyle azimet murad edilirken, bazısıyla da ruhsat murad edilir. Dolayısıyla her iki hüküm de kendi yerinde kalır. Bazı hadisler bir hal ile, bazı hadisler de başka bir hal üzere mukayyet olabilir. Bu durumların başka başka oluşu hadislerin birbirini neshetmediği anlamına gelir. İki hadisin arası bulunamazsa ve birisi diğerini neshetmişse mensuh olanı alırız. Eğer elimizde neshe dair bir bilgi yoksa, rasgele seçemeyiz. Muhakkak seçtiğimizin diğeri üzerinde ya Kuran’a yakınlık, ya daha kuvvetli delillere yakınlık, ya da ilim ehlinin tercihine yakınlık gibi bir durumu söz konusu olmalıdır.

    4- Hadislerin Varid Olduğu Sebepler, Şartlar Ve Maksatlar Işığında Anlaşılması:

    Nebevi Sünnetin en güzel ve doğru bir şekilde anlaşılması için yapılması gerekenlerden birisi de hadislerin, üzerine bina edildikleri özel sebeplere ve hadiste ister açıkça zikredilsin, isterse ondan çıkartılan bir mana ve hadiste zikredilen olayın akışından anlaşılan belirli bir illete bağlı olup olmadığına bakılmasıdır. Böylelikle benzer illetlere hadisin teşmil edilmesi, illetin ortadan kalkmasıyla işlerliğin ortadan kalkması ve kalkmadığı durumda yaşanılacak sorunun bertaraf edilmesi söz konusu olacaktır. Bunlara ilave edilebilecek bir husus da, peygamberlik zamanında var iken daha sonra asrımızda değişmiş olan, o döneme ait örf üzerine bina edilip edilmediğine bakılmasıdır. Böylesi bir durumda hadisin lafzına harfiyen bağlanmayıp, nasstan kast olunan şeye bakmamızda sakınca yoktur. Hatta bazen öyle olur ki, Sünnet’e harfiyen sarılmak, dış görünüş itibariyle, ona tabi olunmuş gibi görünse de, bazen sünnetin ruhunu ve ondan kast olunanı yerine getirmek olmayacağı gibi tam onun zıddı bile olabilir.

    5- Hadisteki Değişken Vasıta İle Sabit Hedefin Birbirinden Ayırt Edilmesi :

    Sünneti anlamada hataya düşme sebeplerinden birisi de, bazı insanların sünnetin gerçekleştirmeye çalıştığı amaçlarla, istenilen bu amaçlara ulaşmada bazen ona yardım eden anlık ve çevresel etkenleri birbirine karıştırmalarıdır. Bu yüzden onların, sanki bu vesileler bizzat kast olunan şeylermişçesine var güçleriyle düşüncelerini bu vesileler üzerine odaklaştırdıklarını görürsün. Halbuki, sünneti ve onun sırlarını anlamada derinleşen kişinin gayet net olarak bildiği gibi, önemli olan hedeftir, sabit olan da budur. Vesileler ise çevre, asır veya örf gibi tesir eden unsurların değişmesiyle değişir. Tıbba dair, temizlenmeye, giyinmeye dair söylenenler bu meyanda değerlendirilebilir.

    6- Hadisi Anlamada Hakikat İle Mecazın Ayırt Edilmesi :

    Arapça, içerisinde bol miktarda mecaz bulunan bir dildir. Hadislerde maksadın daha iyi anlaşılması için mecazın kullanılması sıkça rastlanan bir durumdur. Hadisin gerektiğinde mecaza hamlinde dini ve şerî bir sıkıntı yoktur. Tabi ki bu, tevilin umum tarafından kabul edilebilecek şekilde olması, körü körüne ve zorlayarak olmaması, orada tevili ve hakikaten mecaza çıkmayı gerektirecek bir durumun olması halinde geçerlidir. Yine bir anlamda, açıkça akla veya şeriatın sahih bir emrine ve ya ilmin kati verilerine yahut vakıanın tekit ettiği şeylere bir engelin bulunması hakiki manayı istemeye engel olur.

    Hadislerin anlaşılmasında mecaz kapısının kapanması, nassın asli ve harfi manasında durulması, çağdaş kültür ile yetişenlerden çoğuna sünneti anlamaktan yüz çevirtmektedir, hadisin sıhhati hakkında kolayca şüpheye düşürmektedir. Haddi aşmadan, aşırıya kaçmadan saçma, ya da garip gelen bir çok hadis mecaz olabileceği düşünüldüğünde anlamlı bir şekle bürünebilir.

    7- Hadis Lafızlarının Delalet Ettiği Şeylerin İyi Tespit Edilmesi :

    Sünnetin doğru anlaşılabilmesi için cidden önemli olan şeylerden birisi de sünnetin getirmiş olduğu lafızların neye delalet ettiğini iyice tespit etmektir. Çünkü lafızların delalet ettiği şey asırdan asıra, çevreden çevreye değişebilir.

  19. selami ersoy
    Haziran 17, 2007, 8:25 pm üzerinde | #19

    sn. Yetkili ben bir ülkücü olarak soruyorum her şeyi geçtim ülkü yoluna şarkı yazan bir kişinin sitesindeki başbuğa takdir bildiren şarkıları bulunan ali aksoydur kendisi başbuğun ehli sünnet vel cemaat yolundayız lafına ne diyecek çok merak ediyorum madem binlerce alim ulema din adamı yanılmış da siz yanılmamışsınız o zaman uğruna şarkı yazdığınız insanın lafına ne diyeceksiniz çok merak ediyorum ?

  20. Haziran 18, 2007, 11:39 am üzerinde | #20

    Başbuğ kimseye din dersi vermedi. Onun dini, yaşayışında bellidir. Aslanlar gibi yaşadı, aslanlar gibi öldü. Allah rahmet eylesin. Konunun bununla bi ilgisi alakası yok. Öte yandan, Başbuğ bu konuda benzer bi görüş söylese itibar edecekmiydin ? Başbuğ bir din adamı değil.

  21. fatih zorlu
    Haziran 19, 2007, 11:42 pm üzerinde | #21

    mademki taklitçi değilsiniz şu elinizde bulunan kuranın yazısını okuma şeklini nerden aldınız.

  22. selami ersoy
    Haziran 24, 2007, 2:30 pm üzerinde | #22

    Başbuğ din adamı değildi diyorsunuz din adamlarından verilen örnekleri kabul ediyormusunuzki ?
    İmamı azam gibi bir mücdetidi kabul etmiyorsunuz dolayısı ile hanefi mezhebi mensubu Fatih sultan mehme – Akşemseddin – 2.Abdulhamit vs… gibi halifeleri ve evliyaların bunaları savunarak bi nevi yanlış yolda oldunu söylüyorsunuz öte yandan ” Başbuğ bu konuda benzer bi görüş söylese itibar edecekmiydin ? ” diye sormuşsunuz eğer söyledikleri ehli sünnet vel cemaat itikadına ters düşmüyor ise ki düşmemiştir evet itibar edecektim …

  23. Haziran 24, 2007, 6:08 pm üzerinde | #23

    Selami kardeşim,

    Din adamı olarak adlandırılan kişilerin görüşüne uyma zorunluluğum yok. Özellikle yukarıdaki tabloyu oluşturan kişilere…

    Sana tuzak bi soru sordum. Cup atladın. Demek, Başbuğ ehli sünnet vel cemaat itikadına aykırı bir şey söylese itibar etmiyecektin.

    Başbuğun din hakkındaki görüşlerine ( ki bu görüşleri sana danışarak oluşturacak değil) itibar etmeyeceksen, yani belli şartlar altında kabul edeceksen ki buna da kısaca itibar etmeme denebilir, ne diye bana misal olarak getiriyorsun ?

    Güzel kardeşim, bu yazının konusu mezhepler ve dinin nasıl parça parça edildiğidir. Sen yukarıdaki tabloyu bir incele… Hepsi din kuralı… Artık hepsini birden mi uygularsın, arasında kendine göre bir içtihat mı getirirsin, yoksa son günlerde moda olduğu veçhile en kolayı hangisi ise onunla mı amel edersin (Esasında bu yaklaşım da yepyeni bir mezhep oluyor) bak işte…

    Bizim dediğimiz ise şudur: Yukarıda gördüğünüz şeylerin hiç biri dinimizde yoktur. Allah Kuran’da erkeğin kırmızı veya sarı elbise giymesiyle, yarasa etinin haram mı helal mi olduğu ile, namazda ayakların arasının ne kadar açık olacağı ile vs. vs. ilgilenmemiş tüm bu hususlarda tüm insanlığı muhayyer bırakmıştır. Böyle olduğu için de, Kuran getirdiği dini, “kolaylaştıran” bir din olarak tanımlamıştır.

    Allah’ın kolaylaştırdığı dini, adına “alim” , “imam” denen kişiler ellerinden geldiğince zorlaştırmış ve yaşanamaz bir din haline getirmişlerdir. Beşer müdahalesi ile beşer dini haline gelmiş olan mezhep dinini beğenen kişilere bu din mübarek olsun.

    Bizim işimiz olmaz.

    Selametle…

  24. selami ersoy
    Haziran 25, 2007, 7:31 am üzerinde | #24

    Din iki cihan sultanı Rasulu ekreme inmiştir dinin ana esasları kuranda yazılı diğer kıstaslarını ise rasuluekremin yaşantısından öğreniriz çünkü islam dini rasuluekreme inmiş oda bize dinin nasıl yaşanacağını göstermiştir.rasullah buyuruyorki insanların en hayırlısı peygaberlerden sonra sahabeyi kiramdır ve mezhepler sadece bu gün sizin iddaa ettiğiniz gibi sonrada çıkmamıştır mezhepler peygamber zamanındada var idi ve bütün sahabiler mezhep sahibi idi mezhep ictihad etmektir ki sahabeyi kiramın da yani insanların peygamberlerden sonra en hayırlılarında bazı konularda ictihatları var idi siz mezhebi ( ictihadı ) yok saymakla sahabenin ictihadı ve rasulun Alimlerime uyun hadisini yok sayıyorsunuz. Günümüz şartlarında da buna benzer örnekler mevcuddur anayasa hükümleri belli olsada bir konuda 2 hakim anayasaya ters düşmeyecek şekilde ayrı karar verebilir. ayrıca ” Allah Kuran’da erkeğin kırmızı veya sarı elbise giymesiyle, yarasa etinin haram mı helal mi olduğu ile, namazda ayakların arasının ne kadar açık olacağı ile vs. vs. ilgilenmemiş tüm bu hususlarda tüm insanlığı muhayyer bırakmıştır. ” demişsiniz bu gün toplum arasında bile yaşam ahlakı dediğimiz şeyler mevcut iken yerin göğün yaratıcısı Allahın buyuduğu ibadetlerde de bir ahlak ve düzen olmamalımı bahsettiğiniz olay bana göre şöyle bana göre böyle mantalitesine giriyor yani allah namaz kıl demiş nasıl kılıncanı bana bırakmış bana göre böyle, ” Namazı dost doğru kılın ” ayeti mwvcut ben buna direk dediğimiz mantalitede baksam şınav çeker gibi dost doğru kılmam lazım nerde ruku nerde secde, ve din insanın kendine göre yorumlaması değildir zaten öyle olsa sapkın dinlerden farkımız ne olurdu ? onlarda bana göre mantığını kullandıkları için sapkın din olmadılarmı bu yüzden islamiyet gelmedimi islamın bana göresi sana göresi olsa idi milyonlarca insan var hangisine göre yaşacaktık herkez kendi kafasına göre yaşayacak ve hani mezhebe karşısınız yaa işte o zaman bahsettiğiniz sapkınlık ortaya çıkardı. rasul sahabesine benim sünnetimde ve kuranda bulamazsanız ictihad edin buyuruyor ve sahabe ictihatlarına kabul gözüyle bakın diyor bu gün islam üzerinde oynanan milyonlarca oyun var zaten rasul ümmetim 73 fırkaya ayrılacak biri sadece cennete gidecek ehli-sünnet olanlar diye boşuna demiyor peygamber gerçeğini ortadan kaldırarak islamı dağıtmaya ve direk kuran hükümdür deyip aşılamaya çalışıyorlar bir eve direk elektrik santralinden enerji çekerseniz yerlebir edersiniz herkezin kaldırabileceği, idrak edebileceği bir ilim ve feyz vardır siz direk kuran diyerek ilk okul çocuğuna üniverisite kitabı sunmak gibi alt yapısı olsun olmasın direk göz ardı ederek bak yazmıyosa sana kalmış kendine göre yorumla diyorsunuz. Ve bu İslam ı benimsedini söyleyen bir insan için pekte hayırlı değildir.

  25. Şaban
    Haziran 25, 2007, 2:49 pm üzerinde | #25

    Selamın Aleyküm Bu konuda yazılanları takip ediyorum Selami kardeşimizin dediklerine aynen katılıyorum islam dinini diğer dinlerden ayıran en temel özellikler neler bi sayabilirmisiniz sn: aliaksoy. Biz eğer Allah dostlarına sizin deyişinizle yok saysaydık kitabımız olan Kuran’kerim i bu günlere bozulmadan hangi mümin taşıyacaktı. Hangimiz gerçek bilgilere ulaşabilecektik Eğer evliyalar olmasaydı doğru bilgiyi nereden alacaktık. Selaminin dediği gibi herşey bi ahlak kuralı içersinde camide ayağınızı 1 metre açarak namaz kılmanız ne kadar doğru olur ?(şınav çekerek). Eğer herkes bak yazmıyor anlamadım kendi bildiğini yap deseydi sizin dediğiniz gibi herkes kendi bildiğini okusaydı yapsaydı kimin doğru yaptığı nereden anlaşılacaktı Hristiyanlıkdan veya diğer dinlerden farkımız ne olacaktı ? İslam dinini zorlaştıran evliyalar,allah dostları değil dini kapalı laflar üstünde kötüleyenlerdir bir çocuk buradaki yazıları okuyup yanlıs bilgi sahibi olabilir ve ömrü hayatı boyunca yanlıs yapabilir bunun vebalini birileri ödeyecek nasıl ödeyecekler bir düşünsünler…

  26. Haziran 25, 2007, 3:34 pm üzerinde | #26

    Selam Selami ve Şaban,

    Selami kardeşim, sen kastettiğimiz mezheplerin hangi mezhepler olduğunu ve bunların Peygamberimiz zamanında bulunmadığını çok iyi bilirsin. Namaz’ın çok öncelerden beri kılınmakta olduğunu da unutma. Bu konuyu biraz araştır.

    Şaban kardeşim,

    Dilersen yazdığın mesajı silebilirim. Neden ? Yazını tekrar tekrar oku. Sana, bir mümine yakışmayacak bir yazı…

    “Bu Kuran’ı biz indirdik biz. O’nu korumak ta bize ait”

    Evliyalara, sana bana değil…

    Hidayet te ancak Allah’tandır. Öyle olduğu için her namazda Fatiha okursun ve yanlız Allah’tan umarsın.

    “Şu sağırlara, şu körlere sen mi hidayet edeceksin ?”

    Allah bu sözü kime söylüyor biliyor musun ? Peygambere…

    Evliya, ahmet, mehmet kim abicim ?

    İslam içinde ahlak abidesi olmuş güzel insanlara saygı duymak, onları Allah rızası için sevmek başka, onları hidayet vericiler olarak görmek başka…

    Dikkatlice yaz…

    Allah’a emanet ol.

  27. Şaban
    Haziran 25, 2007, 3:55 pm üzerinde | #27

    Sn : Ali aksoy Dediklerimi ya anlamadınız ya bi kızgınlıkla yazdınız yada anlamak istemediniz bence ben değil siz okuyun tekrardan Kuran’ı korumak tabiki müminlere müslümanlara bizlere ait fakat anlamadığınız nokta sahabeler olmasaydı şimdiki zamanımıza kadar nasıl değiştirlmeden gelecekti. Onların söyledikleri kuranda yazanlardan farklı birşey değil zaten . Müslüman olan herkesi allah rızası için severim neden ben onu seviyorum çünki müslüman Müslümanı severim çünki Yüce Yaradana inanıyor (“Yaratılanı severim yaratandan ötürü”) Siz beni anlamadınız yada yanlış anladınız . Bu arada okudum yazdığımı terkrardan bence siz birkez daha okuyun ben evliyalardan başka koruyucu yok veya kuran sadece evliyalar a indi demedim

  28. Haziran 25, 2007, 8:16 pm üzerinde | #28

    Şaban kardeşim,

    Sen ciddi misin ?

    Bir kişiye Allah’ın apaçık ayetleriyle öğüt veriliyor.

    Seni ikaz ettim. Ne ile ? Apaçık ve tefsire lüzum göstermeyen iki ayetle.

    Kuran’ın korunması kimseye kalmamıştır. Allah bunu bizzat taahhüt etmiştir.

    En azından deki, kimisi buna vesile olmuş olabilir. Nihayet Kuran Allah’ın koruması altındadır.

    Onun korunması için adı ve sıfatı her ne olursa olsun hiç kimsenin yardımına ihtiyaç yoktur.

    Selam ile…

  29. Yunus Emre Gündoğdu
    Haziran 25, 2007, 8:23 pm üzerinde | #29

    Ali abicim Allah kolaylık versşn, işin zor…

    “Şaban demişki: Kuran’ı korumak tabiki müminlere müslümanlara bizlere ait………”

    Şaban bey, Ali bey’in sunduğu ayeti kerimedir. Kur’an-ı Kerim’i korumak Allah’a aittir. Zikrin koruyucusu Allah’tır. Mümine ya da cavura değil…

    Okumak yetmez, anlamalıyız da..

    Saygılar..

  30. Hilal
    Haziran 25, 2007, 11:39 pm üzerinde | #30

    selamin aleyküm Ali bey ben Almanyadan bir gönüldas, inan benim kafam iyice bi karsiti yazilari okuduktan sonra bizde haram olan baska bir mezhepte nasil helal olur anlamadim, ya haramdir ya helal, sunu bilyiorumki kuranda ne yaziliysa ben ona inanairim, saygilar

  31. Şaban
    Haziran 26, 2007, 6:54 am üzerinde | #31

    Konuyu anlatılmak istenenden çıkardınız nasıl yaptınız bilmiyorum ama çarptırdınız ilk başta evliyalar ı tanımıyoruz dediniz sonra kuran sadece evliyalara inmedi dediniz (ben öyle birşey demedim) anlaşamıyoruz bu konuda ne diyeyim Allah herkese(sana bana ona ) akıl fikir ihsan eylesin imanlı ölmeyi nasip eylesin inşallah bunuda çarptırmazsınız :-(

  32. Haziran 26, 2007, 8:17 am üzerinde | #32

    Selam Hilal,

    Allah ilmini arttırsın.

    Bak kafan hiç karışmamış. Dosdoğru bir rehber edinmiş.

    Allah yolundan ayırmsın. Dosdoğru yol hangisi ise bizi onda muvaffak kılsın.

    Selam ve dua ile…

  33. Hilal
    Haziran 26, 2007, 9:45 pm üzerinde | #33

    Selam Ali bey , önce sunu söylemek istiyorum benim türkcem pek iyi degil eyer hata kusur olur ise af ola, sizinle gercekten gurur duyuyorum siz bana göre tam bir TÜRK yigidisiniz etrafa ilim irfan kültür saciyorsunuz, ben sizi kuzenim sayesinde varliginizdan haberdar oldum, kuzenim anlatiklarina göre siz uni hayatinizdan kitablariniz alip uni ders görüp sonra kosusturmaca halinde kendi konserlerinize yetisirmisiniz, (kuzenim daha güzel anlatmisti) nedemek istedimi insallah anlamissinizdir ve ben inanin cok etkilenmistim, insanda bukadarmi azim olur, sizi övmüyorum bunlar samimi duygularim, keske her ülkücü sizin gibi olsa, Anne ve babanizi kutlamak gerekir Allah razi olsun onlardan , Saygilarimla

  34. Yunus Emre Gündoğdu
    Haziran 29, 2007, 10:50 am üzerinde | #34

    Enam
    (150) Şunu da söyle: “Allah şunu haram etmiştir diye tanıklık edip duran şahitlerinizi getirin.” Eğer tanıklık ederlerse sakın onlarla birlikte tanıklık etme! Ayetlerimizi yalanlayanlarla âhirete inanmayanların keyifleri ardınca gitme! Onlar, kendi Rablerine başkalarını denk tutuyorlar.

  35. mahmut
    Kasım 30, 2007, 7:58 am üzerinde | #35

    Bismillahirrahmanirrahim.Peygamber efendimize(salallahü teala aleyhi vesselem)ve onun al ve ashabına selatü selam olsun.Allah’u teala islam dinini kıyamete kadar koruyacağına söz vermiştir.Çok Bilmiş yazarımız da ehli sünnet mezheplerinin hristiyanlıkta çıkan mezheplerle aynı olduğunu söylüyor.Eğer bu hak mezhepler islam dinini bozmuşsa ne diye Allah’ü teala sözünden dönsün ki yoksa ali aksoy Allah’u tealanın vaadinde sadık olduğuna inanmiyor mu.Şunu SÖYLMEK gerekirse ehli sünnet mezhep alimleri birbirlerinin ictihadlarına saygı göstermişler birbirlerini tenkit etmemişler çünkü aralarındaki ayrılığın rahmet olduğunu hadislerin ittifakıyla biliyorlardı ve herbiri dinde öyle yetiştirilmişlerdi ki ayeti kerimelerde bulunan yoruma açık manaları ya peygamber efendimizin(salallahu aleyhi vesselem) sözleriyle karşılaştırırdı orda bulamazsa sahabe-i kiramın sözlerine orda da bulamazsa kıyas ve icma yollarına başvururlardı.Ali aksoy ŞUNU BİLSİN Kİ tenkid ettiği mezhep imamları Kuran-ı Kerimi ezbere bilir mensuh ve nesih ayetleri kendisinden daha iyi bilirlerdi.Ayrıca Peygamber Efendimiz(sallallahu aleyhi vesselem) en hayırlı zamanın islam dininin ilk dört asrı olduğunu bildirmiştir.Dikkat ettiğimizde ehli sünnet mezheplerin üçüncü asırda ortaya çıktığıdır.Ali aksoya önerim müslümanları bilgilendirmek için yazmasın araştırmak için binlerce ehli sünnet alimlerinin kitapları var.UMARIM YAZIMI SİLMEZ.Allah hidayet versin yoksa bildiği gibi yapsın.

  36. evren yorgancı
    Şubat 26, 2008, 6:40 pm üzerinde | #36

    selam arkadaşlar bana kalırsa açın kuranı kendininz yorumlayın kimseyede yorum yapmayın kuran hakkında cünkü bazı kimseler kur anı fark lı yorumlıyorlar birini uyarsanız diğerine göre günaha girersiniz bence en iyisi kendiniz yorum yapın ama yaptığınız yorum hakkın da kimseye söylemeyin çünkü yanlış yorumlarsınız günah girersinin bence onun bunun lafına bakmayın açın kuranı kendiniz yorum yapın içinizde kalsın o yorum.bu arda ali aksoya teşşekür ederim beni aydınlattı biraz

    iyi günler ben evren

  37. mahmud
    Temmuz 4, 2008, 1:09 pm üzerinde | #37

    selamın aleykum

    ya ne büyük alimler vsrmış haberdar deyilmişiz kusurumuza bakmayın arkadaşlar.Pardon kafir demediğiniz müslüman kaldımı sizin aforoz etmediğiniz mümin zaten peygamberlede(s.a.v) işiniz olmaz sabah namazı kaçrekat yazıyo kuranda söylermisiniz bilmiyorsunuz ki yazmaz öğle akşam ikindi haa pardonya ikindile akşam yoktu dimi sabah öle yatsı mıydı mezhepleri beyenmeyen şii taklitcileri kaçrekat kılınır namaz yok herkez kafasına göre zekat nekadar verilir bileniniz varmı aaa kuranda yazmıyo bakın öğrenin ayetleri kafanıza göre yorumlayıp salla mayın

    24/56- Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Resüle itaat edin ki size merhamet edilsin

    ayet bu neden namaz la zakat tan sonra resule itaat edin diyor ALLAH (c.c) neden acaba sallamaya başlamayın sizde biliyorsunuz ki namaz ve zekatı ancak peygamber (s.a.v)den öğreneceğiz kafana göre olmazzzz. yoksa rabbim neden böyle ayet indirsin olmazdımı
    beyenmediniz mi
    Allah’a ve Peygambere itaat edin ki size merhamet edilsin.bak yine kendi adının ardına resulunun adını koymuş ittat edin buyuruyor rabbim neden ki acep

    33/33- Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin. Allah’a ve Resülüne itaat edin

    bak açılıp saçılmayın buyuruyo ama sizde serbest giyim kuşam dimii hikayeden hanifler aa yine resulune itaati emrediyo rabbim

    4/69- Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.

    aha bidaha
    4/80- Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik.

    engüzeli siz bu ayeti görmediniz heralde dimi zaten hadisler de yalan (haşa) dimi vah size vah
    Peygamber size verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının”. “size ne yasakladıysa” ifadesinden, haramlık bildiren bir nehiy anlaşıldığına göre “size ne verdiyse” ifadesinde de emirleri anlaşılmaktadır.
    2- Peygambere itaat etmenin ve ona tabi olmanın farz olduğunu ifade eden bir çok ayeti kerime mevcuttur. “Biz her türlü peygamberi Allah’ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik” (nisa-64) Burada peygambere itaat, peygamberliğin gayesi olarak gösterilmiştir. Binaenaleyh efendimiz (s.a.v.) sözleri ve fiilleri zorunlu olarak delil olacaktır.
    3- “De ki eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tabi olunuz ki, Allah da sizi sevsin.” (ali imran -31) Bu ayeti kerime Rasulü Ekrem (s.a.v.)’in bütün sünnetlerinin, söz, fiil, takrir ve ictihadlarının son derece kati birer hüccet oldukları konusunda apaçık bir delildir. Buna göre, her kim peygamberin (s.a.v.) sünnetine tabi olursa, en yüce mertebeye ulaşacaktır. Zira Allah’ın rızasını ve sevgisini kazanmanın tek yolu, efendimize tabi olmaktan geçmektedir.
    4- “Namazı kılın, zekatı verin, Allah’a ve Rasulüne itaat edin” (mucadele -13) “Namazı kılın, zekatı verin, peygambere itaat ediniz ki merhamet göresiniz”. (nur- 56) Her iki ayette de peygambere itaat namaz ve zekat derecesinde bir hüküm olarak yer almıştır. Namaz ve zekat nasıl farzsa peygambere itaat de öylece farzdır.
    5- “De ki, işte bu, benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum. Ben ve bana tabi olanlar aydınlık bir yol (basiret) üzereyiz.” (yusuf-108) Bu ayetten şunlar anlaşılmaktadır.
            a- Bu getirdiklerim benim ve bana tabi olanların yoludur.
            b- Ben ve bana tabi olanlar Allah’a davet ediyoruz.
            c- Ben ve bana tabi olanlar aydınlık bir yol üzereyiz. Buna göre sünnet, apaçık bir delildir. Aksi takdirde ona tabi olmayanların başkalarını hakka davet gibi bir hak ve salahiyetleri yoktur.
    6- “O kimseler ki, Nebiyyi Ümmi olan Rasüle tabi olurlar. O Nebi ki, Tevrat’ta ve incil’de yazılı bulduklarıdır. İşte o peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder. Onlara temiz ve güzel şeyleri helal, pis ve zararlı şeyleri haram kılar ve üzerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki bağları kaldırır(yani hata ile adam öldürmek kısas icrasını, günah işleyen azaların, pislik değen elbisenin kesilmesi gibi ağır teklifleri). O peygambere inanıp ona saygı gösteren, yardım eden ve onunla birlikte gönderilen Nur’a tabi olanlar var ya , işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (araf-157)
    Ayette onun helal ve haram kıldığı şeylerden bahsediliyor, bu onun sünneti değil de ya nedir? Çünkü o “Bana biliniz ki, Kitabın misli gibi bir kitap verildi” (ebu davut) buyurmuştur.
    7- “De ki: Allah ve Rasulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah kafirleri sevmez” (ali imran-30) Allah ona muhalefet etmenin küfür olduğunu ilan ediyor. Bu beni titretiyor. Hangi aklı selim sünnetin delil ve kaynak olmadığını söyleyebilir bundan sonra. Bunun aksini iddia etmek ancak ve ancak nasipsizlik ve edepsizlikle izah edilebilir.
    8- “Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (ahzap-36) Buna rağmen Rasulullah’ın sünnetini yok saymak hangi aklın ürünüdür acaba!!!???
    9- “Bazı insanlar “Allah’a ve peygambere inandık ve itaat ettik” diyorlar; ondan sonrada içlerinden bir grup yüz çeviriyor. “Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve peygambere çağrıldıklarında, bakarsın ki, içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler.” (nur- 47/48) Ayetler peygamberin hüküm ve emirlerinden yüz çevirmeyi nifak olarak görüyor.
    10- “De ki: Allah’a itaat edin, peygamberlere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, şunu iyi bilin ki peygamberin sorumluluğu kendisine yüklenen tebliğdir. Sizin sorumluluğunuz da size yüklenen görevi yerine getirmenizdir. Eğer peygambere itaat ederseniz, hak yolu bulmuş olursunuz. Peygambere düşen sadece apaçık bir tebliğdir.” (nur-54) Hala mı Rasulullah’ın sünnetlerini red? Ona itaat fiili, kavli ve takriri sünnetlerinin bütünü değil de ya nedir? Ashabı kiram bütün emir ve nehiyleri ondan aldılar. “Namazı benim kıldığım gibi kılınız” (buhari) “Hac menasikinizi benden alınız” (muslim)
    11- “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan (!) emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir hususta ihtilafa düşerseniz -Allaha ve Ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah ve Rasulüne götürün. Bu hem hayırlı ve hem de netice bakımından daha hayırlıdır.” (nisa-54)
            Evet bizzat Rabbimiz bizi Rasulunun (s.a.v.) sünnetlerine irşad ediyor. Daha fazla ne söyleyebiliriz ki. Acaba bize Kur’an yeter diyenler hiç mi Kur’an okumuyorlar. Bir arkadaşla internetteki tartışmamızda (sünneti red ediyordu) sormuştum. Allah namaz kılın diyor. Mahiyetini bildirmiyor. Bana izah edermisin şimdi biz namazı nasıl kılacağız dediğimde “Onu ayetin ruhundan anlayacaksın” diyor. Nasıl yani dediğimde beni islamdan atmıştı :) )) Buraya kadar yazdığımız ayetler sünnetin kat-i bir delil olduğunu ilan ediyor. Devam edelim ayetlere:
    12- “Namazı kılın zekatı verin.” (bakara-43) Burada namazın adedi, rekatları, vakitleri ve keyfiyeti belli değildir. Bunlar ancak Rasulü Ekremin pak ve nezih sünnetiyle beyan edilmiştir.
    13- “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan başkalarına ibret olmak üzere ellerini kesin” (maide-38) Hırsızlıkla ilgili hükümler nedir. Ellerden murat nedir ve nereden kesilir, bütün bunlar sünnetle ortaya konmuştur.
    14- “Zina eden kadın ve erkeğe, her birine yüz sopa vurun” (nur-2) Bu hüküm kimin içindir? Kime uygulanır. Bekarlara yüz sopa evlilere yüz sopa ve recm sünnetle ortaya konmuştur.
    15- “Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınlar ölünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin” (nisa-15)
            Allah’ın Rasulü bu ayeti tefsir ederken “Benden alınız, benden alınız, benden alınız. Bekar bekarla yaparsa yüz sopa ve sürgün, evli evliyle yaparsa yüz sopa ve recm” (ibni hanbel müsned,müslim,tirmizi,nesai,ebu davud,ibni mace) buyurmuştur. Bu haddin hududu da sünneti nebi ile beyan olunmuştur.
    16- “Arafat’tan indiğiniz zaman, Meş’ari Haramda Allah’ı zikredin” (bakara-198) buyurmuştur. Burada Arafat’tan haccın bir esası olarak değil, sadece bir mekan olarak söz edilmiştir. Binaenaleyh Haccın en büyük rüknü olan Arafat’ta vakfe sünnetle belirlenmiştir. Efendimiz (s.a.v.) “Hac arafattır” (ebu davut,menasik,69) buyurmuştur.
    18- “Biz bu kitabı sana sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklaman ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olması için indirdik” (nahl-64) İnsanların ihtilafa düştüğünde Allah Resulüne açıklamasını emrediyor. O da bunu sünnetiyle ortaya koymuştur.
    19- “İçlerinden kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, (kötülüklerden, inkardan) kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lutufta bulunmuştur.” (ali imran 64) Alimlerin cumhuru hikmet Kur’an’dan ayrı bir şeydir ki o da Sünneti Nebi (s.a.v.) dir. demişlerdir.(es-sunne(mustafa sibai)s:50) İmam Şafi (r.a.); Hikmet burada Kur’an’a tabidir. Allah kitabı zikretti ki, O KUR’ANDIR. Hikmeti de zikretti ki, o da Resulünün sünnetidir.(es-sunne s:51) Çünkü Rasulullah “Kur’anla birlikte bana onun gibisi verildi” (ebu davut) buyurmaktadır. Buraya kadar Kur’an’ın tek kaynak olmadığını bunun bizzat Kur’anın ruhuna aykırı olduğunu, sünnetin önemini bizzat ayetlerle açıklandı.

    “De ki; Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Ali İmran 31)

    aaabidaha ama sizden birisizle görüşmüştüm bu ayet için dediki bu ayet bizi ilgilendirmiyo ozamanı bağlar bakar mısın capsıza kuranın hükmünü kaldırdı şimdi kimim yerine koy kendini acaba ha

    “Allah ve Resulü bir meselede hükmünü verdiği zaman, bir mümin erkeğin yahut bir mümin kadının artık işlerinde başka bir yolu seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulü’ne isyan ederse, apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” (Ahsap 36)

    ayeti iyi okuyun
    Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan alimlere de itaat edin.” (Nisa: 59)
    işte nediyo ALLAH (c.c) peygambere(s.a.v) vede alimlere buyuruyo yaaa anladınızmı şimdi olaki düşünürsünüz zor görünüyo sizin için zor takla atarak namaz kılınmaz üç kuruş zekat olmaz
    kurana uymuyorsunuz kendi kafanıza uyuyorsunuz resule(s.a.v) uymak görüldüğü gibi farz FARZ ok

    ayetlerinde neden indiğini bile bilmeden kafir ler için indirilmiş ayetleri müslümanlara isnat etmeyin kuran ca dahi bilmeden yorum yapmayın nekadar az düşünüyorsunuz olaki düşünürsünüz…

    bu garipten bu kadar

  38. Nisan 9, 2009, 2:06 pm üzerinde | #38

    Güzel Yazmışsın ağzına diline sağlık Allah Razı olsun Kainattaki Her varlığı Allahın tanımladığı yere koymak gerekir her varlığın değerini Bulunmuş Olduğu konumun altına veya üstüne çıkarmamak lazımdır. Kuran’a Verilen değer Kuranın dışındakilere verilen değerin çok az bir kısmı kadar verilmiş olsaydı şimdiye kadar dünyada çok şeyler değişirdi. Selam ve sevgiler sunarım.

  39. Ekim 15, 2009, 7:23 pm üzerinde | #39

    ‘insana çalışmasından başka bir şey yoktur’necm suresi ayeti yorumlayınız bunun cvb biliyomusunuz ltfn yazın…………..

  1. No trackbacks yet.